Ana içeriğe atla

İLK IŞIKLAR

İnsan olduğun zaman suçsuz değilsin. İnsansan suçlusun... İnsan olmak suç. Hem reel hem de mecaz anlamda. İnsan, insanlığın ferdi olduğunu kabul ettiği an, bir şey denmesine gerek yok. Çünkü, her insan insanlığın uzaktan ve yakından bir halkası, ferdi, üyesi. Bu açıdan bakıldığında evet, iradem olmasa da bu ailenin ferdi olduğum için insanlığın bilerek ya da bilmeyerek yaptığı kötü fiillerden sorumlu değilsem de yüzümü buruşturmadığım için suçlu sayılabilirim. Bizlere doğru kararlar üzerine düşünecek ne zaman, nede imkan tanıyorlar. Eğer insan olma yolunda yolcuğa çıktıysan o zamanda açıktan suçlusun. Bir çok kişinin işine gelmeyen bu yolculuğa çıkmayı göze aldığın için suçlusun. Bu durumda kendine özgü insanca duruş sergileyecek olmayı tercih etmiş oluyorsun. Bu işin ortası yok. Yani suçluyum suçluyuz... Aslına bakıldığında insan insan olmayı bildiğinde bir çok şeyin üstesinden gelebilir. Mesela bir konu hakkında kişi tek yanlı asılsız olarak suçlansa dahi... Asılsız suçlamalara maruz kalanlar elbette suçsuzlar. Masum insanlar, çocuklar, yaşlılar, gençler ve ne olup bittiğini bilmeyen insanlar. "Asıl suçlu kim?" Dendiğinde o an için insanın aklı yavaşlıyor, zihni duraksıyor. Çünkü, bireyi aşan ya da bireyin önünde aşması gereken görünmez duvarlar var. Bu görünmez duvarları geçecek yöntemler yok değil... Dolayısıyla İnsanları bir lokma ekmeye muhtaç etmeden insanca yaşayabilecekleri bir dünyayı düşlemekte zor değil. Ama bu ve buna benzer düşlerin gerçekleşmesi için düşlerimizi satılığa çıkarmamalıyız. İyilik yaparken adını doğru ve yerinde koymalıyız. Öyle bir dünya düşlüyorum ki insanlar iyilik yapmak için bir neden bulamasınlar ve bu kavram unutulsun... Dünya dünya gibi, insan insan gibi var olsun. Bu gerçekleşmeyecek bir düş değil. Önümüzü görmek zorundayız. Geçmişin gölgesi, güneş doğduğu an yakamızı bırakacaktır. "O zaman suç nedir, suçlu kimdir?" Gibi sorular önümüze çıkan o görünmez duvarlardan bir olmayacak. Sarkacın ucunda sallanan masum insanlar anlamsızca kendilerini suçlamayacak. Yani suç ve suçlusu olmayan dünyanın ilk ışıklarıyla hayata merhaba!

Can Ezgin

Telif  Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...