Bazen yaşananlar yaşanır ve sende kalır. Örneğin çiçekler, çiçek olduklarını bilmek zorunda değildir. Yaşadıklarını bir başka çiçeğe aktaramazlar. Belki insanın da hayatında böyle özel anlar vardır. Yaşarsın ama ne olduğunu bilemezsin ve aktaramazsın. Bunun bir adı olmalı. Anlatılmak istenen, her şeyin içten içe varoluşunu vurgular. İç yapı tutarlı olmadığında, varlıklar nesnel anlamda görünmez ve imgesel şekilde hissedilmez. Zaman zaman bazı olaylar, bu iç tutarlılık sayesinde aşılabilir. Aslında biz hayatı bilmiyoruz, yaşıyoruz. Yaşadıktan sonra biliyor gibi yapıyoruz. Eğer evrende iç tutarlılık olmasaydı, varlık görünür hale gelemezdi. İnsanlar tarih boyunca kuşları gözlemlemiş, uçma arzusunu mitlerine, efsanelerine, destanlarına ve masallarına işlemiştir. Bu durum, kolektif bilincin bireylerde nasıl somut girişimlere dönüştüğünü gösterir. Bu yüzden çağımızdaki gelişmeleri önemsiyorum. Dünya hâlâ bunu tartışıyor. 21. yüzyılda sınırların muğlaklaşacağını düşünüyorum. Yüzlerce yıl so...
Yüzeyde derinlik nasıl ölçülür? Dünya ne üzerinde dönüyor? Yani ilişkiler… İnsan ölmek için mi ölür, ölüme meydan okumak için mi ölür? Basit: Doğduğumuz gibi öleceğiz. Ölümden sonrasını gerçekçi ve doğru düşünmeliyiz. Ölüm, varlıkla kurulacak en derin bağdır. Ezoterik, mistik, inanç temelli bir düşünceden söz etmiyorum. İnsan çok yönlü ve çeşitli bir canlıdır. Neler yaşayacağını kendisi bile hayal edemez. Hayal edebilen ve yaşayan insan, yaşamla ölüm arasındaki dengeyi görmüş bir bilinçtir. Bu nedenle hızı düşürür ama düşüncesini çeşitlendirir ve dallandırır. Böylece ölmeden önce varlıkla derin bağını güçlendirir. Çünkü yaşam, derin bağlar sonucu ebedi yaşama doğru kök salar. Bu anlayışa sahip bir iç göz, kendini buna hazırlar. Yani yaşamın amacı üretmek ve türün devamı olmaktan çok, ölüme hazırlanmaktır. Bunun için temel ölçü, sükûnet içinde düşünebilmektir. En olgun taraf ise ölüme meydan okumaktır. Öleceğimiz zaman yaşama armağanlar bırakmalıyız. Bu armağanlar bizden sonraki düş...