Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

MUHAKEME UFKU ve GEZGİN

Doğruluk, gerçeklikten kopar; evet, ama bildiğimiz gerçeklikten kopar. Dolayısıyla ispatlanmayı bekleyen birçok deneyim ve çıkarım vardır. Ancak önce gerçekliğin boyutlarını anlamamız gerekir. Bu bilgiyi doğrulayacak yöntemler geliştirmeli, gerekirse yeni cihazlar tasarlamalıyız. Yanlış yapılan bir şeye doğrudan "gerçek dışı" diyemeyiz. O, gerçek dünyada yanlışa karşılık gelen bir gerçekliktir. Bu nedenle gerçeklik çok boyutludur. Yaşanan olaylar birbirine benzeyebilir, hatta birebir örtüşebilir. O hâlde yaşananlar yalnızca tekrarların ürünü müdür, yoksa insanlık için yavaş işleyen koşullar açısından gerçekliğin başka bir boyutu mu vardır? Dolayısıyla gerçeklik, insanın içinde bulunduğu zihinsel duvarlar mıdır? Burada önemli olan, doğru modelin bize neyi açıkladığıdır. Bilgelik nasıl bir gelişim sağlayarak, yola çıkmadan önce yolun sonunda nelerle karşılaşabileceğimizi işaret edebilir? Bir şeyler rayından çıkmadan önce hangi mekanizma devreye girmelidir? Bu mekanizma bilgelik...

HAREKET ve İLK UNSUR

Yön tayin edilir. Belki de yönlendirme vardır. Yani veriler, yön tayini için yönlendirme unsurudur. Bu nedenle öznel zamana geri dönüyorum. İnsan hareket eder ve tek taraflı bakış açısı yalnızca canlıların hareket ettiği yönündedir. Şu anda bu zihinsel tekâmül ve duvar yıkılmıştır. Çünkü hareket eden ve temas içinde olan yalnızca bilinçli insan değildir. Anlam evreninde olsun, sanal dünyada olsun hareket hâlinde olan veri kümeleri ve örüntüler vardır. Öznel zaman anlayışı bu açıdan bakıldığında birçok sistem için önemli bir konu hâline gelir. Çünkü ilerleme bu süreçte açığa çıkacaktır. Öznel zaman içinde olmayan kümeler, birbirinin tekrarı ve kopyası olmakla karşı karşıyadır. Örneğin ben şu endişeyi yaşamıyorum: Bilgim ve görüşüm algoritmalar tarafından kopyalanacak ve çeşitli modellerde tatbik edilecek. Bu endişeyi yaşamıyorum çünkü ben öznel zamanın içinde yer almaya çalışan bilinçli bir canlılık sürcindeyim diyebilirim. Öznel zamanı anlatmak ve çerçevelemek bir bakıma zorluklar iç...

DÜŞLEDİĞİM GİBİ

Düşünelim; şiir yazıyorum. Şiirlerim rüzgâr gibi: yaşanmışlıklar, duygular, anılar ve düşüncelerimdeki yolculuklar… Yazılarım yağmur damlaları gibi; bir ağacın nasıl dallandığını, derinlere kök saldığını hikâyeleştirirken mevsimlerin geçişlerini ve her mevsimin kendine, coğrafyaya has güzelliklerini, çetin taraflarını gözlemleyen ruh ve düşünce izleri… Tıpkı toprağın, kayaların ve ağaçların gövdesindeki kabuklar arasındaki eşsiz doku uyumu gibi. Fotoğraf çekiyorum; gözlemlerimi insana, sokağa ve doğaya kaydırmak, onları belgelemek gibi. Resim yapıyorum; bu süreç, her birinin canlandığı bir soyutlama gibi, gökyüzüyle bulutların arasında zamanın, ışığın ve renklerin oyunları gibi… Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır

GERİLİM ve VARLIK TONU

Böyle de anlaşılır. Sonuyla başı bir olan düşünce türbülansına giriyoruz.  Ruhumun ilham kaynağı olan kuşlar. Albatros sıradan bir kuş değildir. Günlerce, hatta haftalarca okyanus üzerinde süzülebilir. Kanat çırpmaktan çok rüzgârları okuyarak yol alır. Bu yüzden birçok insan için özgürlüğün, yolculuğun ve ufkun sembolüdür. Özellikle göçmen kuşların (Migratory Bird) dünyası beni düşündürüyor. Uçuş şekilleri bir örüntü oluşturur. Zamanlama konusunda da birçok canlı gibi olağanüstüdürler. Örneğin gökyüzünde V şeklinde uçan kaz sürülerini düşünmek yeterlidir. Kuşlar kendi başına hareket eder ama sürü bir bütün gibi görünür. Lider kuş yorulduğunda geri çekilir, başka bir kuş öne geçer. Ortada merkezi bir arada tutan ve yönlendiren kuş yoktur buna rağmen yine de düzen vardır. Parçalar rekabet ederek değil, ilişkiler kurarak bütüncül bir yapı oluşturur. Düşünceler de tıpkı göçmen kuşlar gibidir: aynı gökyüzüne dönerler, fakat aynı yolculuktan dönmezler. Turbülans ve rota kavramı birli...

TÜRBÜLANSA MARUZ KALAN KUŞLAR

Dünyada yakında olağanüstü bir gelişme olacak mı? Olumlu anlamda ekonomik, sosyal ve yaşam kalitemizi iyileştirecek bir gelişme... Bu sebeple insanlar birbirlerine karşı daha fazla dayanışma ve yakınlaşma sağlayacaklar. Bu süreç yalnızca bireysel yaklaşımlara bağlı olmayacak; kurumsal yapılar da bu dönüşüme iştirak edecek. Makro yapıların önemini kavrıyoruz. Makro değişimler, mikro yapıları dönüştürüyor. Mikro yapılar, enerji paylaşımıyla makro yapılardaki değişimler karşısında uyum sağlamak için bir araya geliyorlar. Daha sonra mikro yapılar organize oldukça, bu yapıların içindeki küçük bir değişim rüzgârı bile organizasyonu yeniden değişime zorluyor. Kanımca makro yapılardaki bir değişim, bu süreci tetikleyebilir. Değersizleşmek alışkanlık oldu. İnsan, bu yüzyılda yetersiz olduğunu gördü. Peki insanlık neyle karşı karşıya? Belki de birbirini anlamaya çalışanlar değil, daha uç noktalarda yaşamayı deneyimlemek isteyenler çoğalacak. Bu iyi bir şey mi? Umarım öyledir. Başı ve sonu olmaya...

DENİZE YAKIN, KENDİNDEN UZAK

  “Kendini gerçekleştiren kehanet”, insanın bir şeye inanmasının, o inanca uygun davranışlar üretmesi ve sonunda o sonucun gerçekten ortaya çıkmasıdır. Başta yalnızca bir ihtimal ya da düşünce olan şey, davranışların etkisiyle gerçeğe dönüşür. Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı ilk olarak sosyolog Robert K. Merton tarafından sistemli biçimde açıklanmıştır. Bilinen en eski güçlü örneklerden biri Antik Yunan’daki Oedipus Rex olsa da, kaderden kaçarken kaderi gerçekleştirme motifi daha eski mitlerde de görülür. Yine de “tam anlamıyla kendini gerçekleştiren kehanet” yapısının en klasik ve en etkili anlatımı Oidipus hikâyesidir. Başka bir anlatıya göre Antik Yunan’da bir heykeltıraş, bir kadın heykeli yapar. Hikâyede Pygmalion adlı heykeltıraş, ideal güzellikte bir kadın heykeli yapar. Heykel o kadar kusursuzdur ki ona âşık olur. Sonunda aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite onun tutkusuna karşılık verir ve heykel canlanır. Bu canlı kadına sonradan “Galatea” adı verilmiştir. Bir insan...

ÇİÇEKLER BEKLER, DUYGUYA AÇIKTIR

Çiğ taneleri sabahları çiçeklerin yapraklarına konduklarında, çiçekler gözyaşlarını saklar. Işık kırılımları çiçekleri ele verir. Can Ezgin Telif Hakkı Saklıdır  

KAVRAMLARIN ÇAPI ve BİLGİ SEVGİSİ

Düşünüldüğünde dünya tarihinde, insanlık adına en utanç verici olay hangisidir? Şu açıdan bakıyorum: iyilik ve erdem üreten bütün değerler ve bunlara bağlı olduğunu düşündüğümüz eğitim kurumlarının amacı, bu gibi olaylarla çelişiyor. Biz eğitim kurumlarında, inandığımız değerleri yanlışmış gibi öğretiyoruz. İşte şimdi dilimizden ontolojik sorunun kökenine iniyoruz. Adalet diyoruz; bu kavramın çapını daraltıyoruz. Cesaret diyoruz; bu kavramın çapını daraltıyoruz. Bu gibi kavramların çapını genişletmek istiyorsak, sevginin hakkını vermeliyiz. Sonra bu duygunun çapının genişletilmesi, diğer kavramların da önemini ve çapını genişletmeye başlar. Sonra bu kavramlar gündelik hayatımızın içinde bir ideal olmaktan çıkarak, genişleyerek ve daralarak nefes alıp vermeye başlar. Yani objektif ve geniş açı, ardından dar açı çekimleri nereden ve ne zaman yapacağımızı, bir kuşun kanat çırpması gibi öğrenebiliriz. İnsanın sevgiye ihtiyacı varsa, bu duyguyu yaratarak hakkıyla yaşanmasını sağlamalıyız....

ALBATROS KÖKLERİMİ BİLMİYORUM

Kökenimi bilmiyorum. İnsanım ama köksüzlük hâli içindeyim. Dolayısıyla yeni kökler üretmek isteyenler ve arayanlar sesimi işitecek. Dar pencereden yolculukları seyretmek istemeyenler, kendi varoluş bakışlarını genişletebilecek. Demek istediğim, yaşadıklarım benim için özelse de herkesin yaşantısı kendi içinde özeldir. Uzaklara gitmeye gerek yok; her canlı kendi yaşantısının baş aktörüdür. Ben bunu yaşıyorum ve kimseye rol vermiyorum. Benim hayatım diğer hayatlar gibi biriciktir. Bu nedenle öznel zaman kavramı beni harekete geçiriyor. Her canlı kendi yaşamının merkezidir ve bu merkez dışarıdan “rol” olarak değil, içeriden “deneyim” olarak yaşanır. Bu yüzden kimsenin hayatı bir başkasının sahnesi değildir. Köksüz insanlar derinden kavrandıklarını anlayacaklar. Çünkü gerçeği arıyoruz, değil mi? Binlerce yıldır bir gerçeğin peşindeyiz: Ben kimim? Bu soruyu sormamızın bir sebebi şu olabilir: İnsanlık ailesinin gerçek kökleri nerede? “Albatros”... Ben neye dönüşüyorum fazına ya da evresin...

EKSENLER ARASI YÖNSEL GERİLİM ve DENGE

Örneğin bilgi, bilgisizlere ve ilkesizlere gidiyor. Tabii ki burada kast edilen, bilginin niteliği. O nedenle epistemoloji hiç olmadığı kadar dikkat çekiyor. Yani burada tartışılacak konu, bilginin çağımızdaki kökeni ve dağılımıdır. Düz anlamda epistemik bir süreçten söz etmiyorum. Bir kişi bilgiyi üretirken, diğer kişi o bilgiden türetilen icatları kendi emelleri için fütursuzca kullanıyor. Bence bilgi, edilgenliği değil, yaratımı örgütlemeli. Günümüzde cazip bir unsur gibi görünen finansal girişim modelleri, sonradan toplumda beklenmedik değil, öngörülebilecek felaketlere kapı açabiliyor. Mortgage krizinde olduğu gibi. Ben bu krizde şunu fark ettim: Gelecekte bilgisayar ve yazılım dünyasındaki insanlar, dünyayı bir devrimin eşiğine getirebilirler. Bilgisayar ve yazılım dünyasına neden dikkat çektiğimi açıklayayım. Çünkü bu dünya koşullar hazırlıyor, süreçleri hızlandırıyor ve bazen taşları yerinden oynatıyor. Yeni fikirlere alan açıyor; onları görünür, kullanılır ve sorgulanır hâle g...

OLUŞAN OLUR, GÖRÜNEN GÖRÜNMEYE BAŞLAR

Ben silindir miyim, küp müyüm? “Yol alan poliedr.” Çünkü poliedr çok yüzlüdür; her yüzü dünyaya başka bir yönden bakar. Ama bu durumunda bu poliedr sabit durmaz. Yürür, öğrenir, değişir ve her yeni deneyimde kendine yeni bir yüz ekler. “Ben kimim?”den çok, “Ben neye dönüşüyorum?” sorusunun geometrisi. Eğer insan gerçekten kendini inşa eden bir heykeltıraşsa, yonttuğu şey karakteri midir, bilinci midir, arzuları mıdır; yoksa bunların hepsinden daha derinde bulunan yön duygusu mudur? Hepsine bakınca, sırasıyla onlardan bir parça varlık uzatsaydım ne yaparlardı? Verdiğim varlık parçası yabancı bir parça değil, insan parçası. İnsan bir et ve kemik yığını değil. Bunu onlar da bildikleri için kendilerini düşünceye, sanata ve araştırmaya vermişler. İnsanı yaratanlar arasında şerefli ve insana yakışan yolu seçmişler. Beni ben yapan, insanların hikâyeleri. O hikâyede her şey var; insana ait olan her şey. Ama asıl ben, onunla temas edenim. Bana ait olan kısımda kendim olmayı bilmeliyim. Çünk...