“Kendini gerçekleştiren kehanet”, insanın bir şeye inanmasının, o inanca uygun davranışlar üretmesi ve sonunda o sonucun gerçekten ortaya çıkmasıdır. Başta yalnızca bir ihtimal ya da düşünce olan şey, davranışların etkisiyle gerçeğe dönüşür.
Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı ilk olarak sosyolog Robert K. Merton tarafından sistemli biçimde açıklanmıştır. Bilinen en eski güçlü örneklerden biri Antik Yunan’daki Oedipus Rex olsa da, kaderden kaçarken kaderi gerçekleştirme motifi daha eski mitlerde de görülür. Yine de “tam anlamıyla kendini gerçekleştiren kehanet” yapısının en klasik ve en etkili anlatımı Oidipus hikâyesidir.
Başka bir anlatıya göre Antik Yunan’da bir heykeltıraş, bir kadın heykeli yapar. Hikâyede Pygmalion adlı heykeltıraş, ideal güzellikte bir kadın heykeli yapar. Heykel o kadar kusursuzdur ki ona âşık olur. Sonunda aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite onun tutkusuna karşılık verir ve heykel canlanır. Bu canlı kadına sonradan “Galatea” adı verilmiştir. Bir insandan yüksek beklentiye sahip olmak, onun gerçekten daha iyi performans göstermesine yol açabilir.
Bu konu üzerine uzun zamandır düşünüyorum ve insan trajedisi karşısında hâlâ sarsılıyorum. Dün yine aynı konu üzerine düşünürken duygulandım. Çünkü insanların çoğu, denizin içinde yüzdüğünün farkında olmadan yaşayıp gidiyor. Deniz suyunun yapısını, varoluş süreçlerini ve bilginin dışında kalan davranış biçimlerini anlamak; insanın bu dünyaya eğitimli ve duyarlı bir zihinle yaklaşmasını gerektirir. Herkesin suyu algılayış biçimi farklıdır. Ancak benim için ortak nokta, içinde olduğumuzu fark ettiğimiz anda her şeyin başladığını görebilmektir.
Evrenle ve felsefeyle arama bir şey girdiği an kara bulutlar çöker. Bu kara bulutlar elektrik yüklü olur. O zihinler birçok şeye sahip olmak için savaşırken, ben gördüklerim karşısında tabiatın, insan doğasının ve evrenin hareketleri içinde bir müzik dinliyorum. Ne zaman elektrik yüklü, gergin bir zihin beni kendi girdabına çekmeye çalışsa, onlara gördüklerimi ve bildiklerimi anlatamıyorum. Çünkü onlar sevgi dilini bilmiyorlar. Bu nedenle felsefeye, hayata, insandan ve tabiattan uzaklaşıyorlar.
“Kendi dilini kurmak”, aslında sadece yeni kelimeler oluşturmak değildir. Daha derinde, insanın dünyayı algılama biçimini yeniden kavrayışa açmaktır. Çünkü dil, yalnızca bir anlatma aracı değil; aynı zamanda düşünmenin ve görmenin biçimidir. Bazı insanlar bu noktada bireysel kalır, bazıları ise farkında olmadan bir etki alanı oluşturur. Kendi dilini kuran insan, aslında yeni bir dünya deneyimi kurar. Bu her zaman dışarıdan anlaşılır olmak zorunda değildir. Hatta çoğu zaman önce anlaşılmaz. Çünkü yeni dil, eski algı düzenine tam olarak oturmaz.
Sanatsal anlamda şimdilik olmayan şeylerden biri kültürel esneklik ve dayanışmadır. Bunu şöyle ifade edebilirim: Fotoğraflamaya gittiğim köylerde destek olan insanlar da oldu, bu tür bir olguyla ilk kez karşılaştıkları için yadırgayanlar da oldu. Bu süreci en verimli yıllarda yapmıştım. Şimdiyse toplumumuz sosyoekonomik bir gerginlikten ve dar boğazdan geçiyor; yani bir arayış ve dönüşüm aşamasında. Üstelik beni kabul eden “böyle kabul etsin” diyor; işini eleştiren olduğunda ise merkezi ve yapısal odaklı bir refleksle “önce kendine bak” diyerek kendini koruma eğilimi gösteriyor.
Dolayısıyla sanatsal bir proje için daha uygun zamanı beklemeyi, ama bu arada bireysel anlamda evrensel ölçekte kültürel değerler üretmeye çalışıyorum. Önce yerelden yola çıkarak bu işin sosyolojik zorluklarını kavradım. İnsanların mesafeli çekimserliklerini bu dönemde daha yoğun hissediyorum. Dışa açık ama içe kapalı makro yapılar içinde, daha özgür ve kurumsal ağların; karşılıklı ön yargılar ve siyasi kabullerle değil, sanat ve sanatçı çalışmalarına gerçek kültürel değer olarak bakması gerektiğini anladım.
Otantik ve modern toplum ikilemi içinde gelgit yaşayan toplumsal ruh hali, daha sert ve merkeziyetçi yapıları güvenli bulan bireylere evriliyor. Ama ben bu sürecin çözüleceğini ve bir yerde esnemek gerektiğini gözlemliyorum. Ve neden fotoğraf sanatçılarının böyle yerelden başlayarak büyükşehir belediyesi sınırlarına kadar kültürel girişimlerde bulunmadıklarını da artık daha iyi anlıyorum. Çünkü sanatçılar, toplumun sunduğu otantik ve romantik ruh hâline göre hareket etmek istemeyebiliyorlar. En azından benim için durum böyle.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder