Ben silindir miyim, küp müyüm?
“Yol alan poliedr.” Çünkü poliedr çok yüzlüdür; her yüzü dünyaya başka bir yönden bakar. Ama bu durumunda bu poliedr sabit durmaz. Yürür, öğrenir, değişir ve her yeni deneyimde kendine yeni bir yüz ekler. “Ben kimim?”den çok, “Ben neye dönüşüyorum?” sorusunun geometrisi.
Eğer insan gerçekten kendini inşa eden bir heykeltıraşsa, yonttuğu şey karakteri midir, bilinci midir, arzuları mıdır; yoksa bunların hepsinden daha derinde bulunan yön duygusu mudur? Hepsine bakınca, sırasıyla onlardan bir parça varlık uzatsaydım ne yaparlardı?
Verdiğim varlık parçası yabancı bir parça değil, insan parçası. İnsan bir et ve kemik yığını değil. Bunu onlar da bildikleri için kendilerini düşünceye, sanata ve araştırmaya vermişler. İnsanı yaratanlar arasında şerefli ve insana yakışan yolu seçmişler. Beni ben yapan, insanların hikâyeleri. O hikâyede her şey var; insana ait olan her şey.
Ama asıl ben, onunla temas edenim. Bana ait olan kısımda kendim olmayı bilmeliyim. Çünkü orada riyadan uzak duran, evrenin olgusal yapılarıyla bağlantılı ilişkiler çekirdeği var. Orada felsefi anlamda evrenin bir yankısı var. O yankıyı duymak ise bu alana nasıl yaklaştığımızla ilgili.
Orası felsefi bir alan. Bu alanı sadece bir iddia olarak sürmedim; bu, insanın varoluş sürecidir. Ve ne yazık ki İnsanı insandan saklıyoruz. İnsanı insana açmalıyız.
İnsanı tamamen açmak mümkün mü, yoksa “açma” dediğimiz şey zaten her zaman bir yorumlama biçimi mi? İnsan oluşan ve olandır. “Olan”, “olmuş olan” “olacak olan” değildir. Hikâyeler, özellikle insana ait hikâyeler, “olan” ve “olacak olan” şeklinde anlatılır. Ama insan oluşum sürecinde olandır.
İnsan oluşan ve olandır. Oluşan ve olan kelimelerinin dizilişine göre önce oluşan, sonra olandır anlamına gelir. Olduktan sonra oluşmaya devam eden bir varlıktır. “Olan” şey geçici bir durak değildir.
Bu sözler, bizim dünyayı görme biçimimizi betimliyor. Oluşan ve olan şeyler, doğrunun koşullarına uygun olarak mı var olur?
Montaigne burada dikkat çekerken, aynı zamanda Descartes da dikkatimi çekiyor. Spinoza, Hegel, Marx, Nietzsche de dikkatimi çekiyor. Ama bunların ötesinde, çağımızda yeni bir varlık diline ihtiyaç olacağını düşünüyorum. Varlık dili, o hazır zihinsel koşullar gereği oluşarak yaratacak.
Bu sistemsel olmak zorunda değil; ama bütün diller bir sistemdir. Dillerin çalışma sistemleri, kavrayış ve kavranış düzeyleri vardır. Görünen bir yapı sistemsel düzeye varınca, kendiliğinden görünür hâle gelecektir.
Bu varoluşun kaçınılmaz doğası değil midir?
Montaigne yine burada devreye girer. Çünkü görüneni görünür kılmak, bir şeyin zaten görünür olmasıdır; ama o şeyin önemi, varlık düzeyinde dilimizde yer bulmaz. İşte o şey, dilimize yerleştiği an bağlantı seviyesine çıkar ve kavranabilir olur. O zaman görünen görünmeye başlar.
Çocuk dili saf yaklaşımdır; açık bilinçtir. İnsan kapanmamalı, açılmalıdır. Yani çocukluğumuzdaki o ilk hâlimizi kapatıyor, üstünü örtüyoruz.
Dil, hem ruhu öldüren hem dirilten bir şeydir. Buradaki “ruh”, fiziksel anlamda gelişim düzeyimizdir: çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve olgunluk. Bu süreçte dil, yanımızda kademeli olarak koşullara göre değişir.
Hatta bazı dil örüntülerimiz, gündelik yaşamın ikinci düzeyinde şekillenen kullanım dili tarafından bastırılarak yok edilebilir. Gerginlik anlarında çocukluk dilimizi öldürmemiz, yitirmemiz ya da unutmaya zorlanmamız gibi.
Bu süreçler arasında bağlantılar kuramazsak, bütüncül kavrayışlarımız her zaman dış referans aramaya devam eder. İnsan bazen takılır; yani dönüşemeyince o evrende kalır. Yaratıcı olamaz, taklit eder, dönüşemez.
Dilin kullanımıyla ilgili sorunlara baktığımda, ontolojik bir süreç görüyorum. Bunu fark etmemiş olabileceğimizi düşünüyorum.
Bir örnekle; evren bir arayüzse, bilişsel dil bu evrenin yazılımı gibidir. Yani insanlık arayüzle vakit kaybediyor olabilir. Oysa mesele arayüz değil; bilişsel dil aracılığıyla yüzeyde kalmadan, derin bağlar sağlanabileceğini görmektir.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder