Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

OLUŞAN OLUR, GÖRÜNEN GÖRÜNMEYE BAŞLAR

Ben silindir miyim, küp müyüm? “Yol alan poliedr.” Çünkü poliedr çok yüzlüdür; her yüzü dünyaya başka bir yönden bakar. Ama bu durumunda bu poliedr sabit durmaz. Yürür, öğrenir, değişir ve her yeni deneyimde kendine yeni bir yüz ekler. “Ben kimim?”den çok, “Ben neye dönüşüyorum?” sorusunun geometrisi. Eğer insan gerçekten kendini inşa eden bir heykeltıraşsa, yonttuğu şey karakteri midir, bilinci midir, arzuları mıdır; yoksa bunların hepsinden daha derinde bulunan yön duygusu mudur? Hepsine bakınca, sırasıyla onlardan bir parça varlık uzatsaydım ne yaparlardı? Verdiğim varlık parçası yabancı bir parça değil, insan parçası. İnsan bir et ve kemik yığını değil. Bunu onlar da bildikleri için kendilerini düşünceye, sanata ve araştırmaya vermişler. İnsanı yaratanlar arasında şerefli ve insana yakışan yolu seçmişler. Beni ben yapan, insanların hikâyeleri. O hikâyede her şey var; insana ait olan her şey. Ama asıl ben, onunla temas edenim. Bana ait olan kısımda kendim olmayı bilmeliyim. Çünk...

BAĞLANTILARIN GÖRÜNMESİ ve YAŞAM

Bağlantılar, Bilgi ve Yaşam Üzerine Felsefi Bir Deneme:  İlk hücre düzeyinde amaç, çevresel koşullarla etkileşim ve aktarımın bir sonucu olarak ortaya çıktı. İlk hücre düzeyinde böyle bir amaç gerçekten var mıydı? Yoksa biz mi, sonradan oluşan bu süreci “amaç” kavramıyla mı açıklıyoruz? Öğrendiğini aktarmak, yaşamın en temel geri besleme yönü olabilir mi? Derinlerde süregelen yaşamın en temel motivasyonu öğrenmek ve öğrendiğini aktarmaksa, bu düşünce bizi nasıl bir anlayışa götürür? Eğer eğitim öğrenmeye bağlıysa ve öğrenmenin temelinde devamlılık varsa, o zaman “öğreten” nedir? Öğreten yalnızca bir insan mı, yoksa hayatın kendisi mi? Belki de öğretmek yalnızca bilgi vermek değildir. Öğretmek; bir varlığın başka bir varlıkta dönüşüm oluşturabilmesi, onda yeni bir bağlantı ve farkındalık uyandırabilmesidir. Bu nedenle bir kişi yalnızca kitaplardan ya da insanlardan öğrenmez; deneyimlerden, ilişkilerden, acılardan, kayıplardan, sevgiden ve yaşamın kurduğu geri bildirimlerden de öğren...

İMGENİN DUVARI ve SEMBOLLER

Sende “bakmayı dene”... Tanrı imgesine kavramsal düzeyde yaklaşmış olabilir miyim? Tanrı kavramı toplumsal anlamda kavramsal, bireysel anlamda ise bir imgeyse, bu çerçeveden Tanrı’ya bakmış olabilir miyim? Neden kompleks düşünen ve gören insanların yolu Tanrı kavramına çıkıyor? Ve tabii neden hayata basit ve düz bakan insanların yolu Tanrıya çıkıyor? Bilinmezlik olasılıkları ve duvarlar karşısında insan zihinsel duvarlar örüyor. Bu duvarları ördükten sonra kendine güvenli bir alan inşa ediyor. O alanda yine de şeytanlar, melekler, kötü ve iyi ruhlar var. Bu güvenli alanın içinden dışarıya çıktıklarında ördükleri duvarı görürler; o duvarın adı Tanrı’dır. Bilinmezlik tehlikelidir çünkü orada boşluk duygusu ve hiçlik çeperi vardır. Bu duygu karşısında insanlar güvenli alanda kalmaya devam etmek isterler. Bazen kompleks düşünen insanlar bu duvara çarpar ve geri sekerler; o sırada bu duvarı göremedikleri için Tanrı’yı aramaya başlarlar. Basit düşünen insanlar ise o duvarı göremeseler bile...

GÖLGELER IŞIĞI SEVER

Kayısı ağacı altındayız. Denize karşı. Kayısı ağacının gölgesi, denizin sesi ve rüzgârın taşıdığı o hafif tuz kokusu… Kayısı ağacının altında, denize karşı yapılan bu sohbetin ayrı bir dinginliği vardı. Bazen insan, kendine ve sevdiği kişilere bir ağaç seçerken aslında nasıl bir yaşam istediğini de anlatıyor. Kök salmak, rüzgâr görmek, mevsim geçirmek ve yine de yaşamaya devam etmek… İnsan bazen böyle anlarda zamanı daha yavaş hissediyor. Zeytin ağacı hızlı büyüyen değil, derinleşen bir ağaçtır. Toprağa aceleyle değil, sabırla tutunur. Rüzgârla kavga etmez; ona göre biçim alır. Gövdesindeki kıvrımlar yaşadığı zamanı saklar. Dışarıdan sert görünür ama yaşam gücü çok yüksektir. Kuraklıkta bile yaşamayı sürdürür. Ihlamur ağacı ise sertliğiyle değil, çevresine yaydığı etkiyle hatırlanır. Gösterişli olmak zorunda değildir; yakınında bulunanı sakinleştirir. Kokusu hafızaya işler. İnsan bazen yıllar sonra bile bir ıhlamur kokusunda eski bir zamanı yeniden hisseder. Bir de ıhlamur uzun ömür...

DOLAN BOŞLUK TAŞAR

Gelecekte fonksiyonel anlamda düşünürsek, insanın yeri ve konumu olacaksa işlevi ne olacak? “Fonksiyonel düşüncede insanın gelecekteki yeri ne olacak?” sorusu aslında bir tek cevabı olan soru değildir; çünkü “işlev” dediğimiz şey, hangi sistemden baktığımıza göre değişir: ekonomi, biyoloji, bilgi üretimi, kültür ya da etik sistem. İlk eksen üretim ve karar verme alanıdır. Otomasyon ve yapay zekâ ilerledikçe insanın “iş yapan varlık” rolü giderek daralıyor. Fabrika üretimi, veri analizi, hatta hukuk ve tıp gibi alanlarda bile sistemler insanı ya tamamlayıcı bir role indiriyor ya da denetleyici konuma çekiyor. Bu, insanın tamamen devre dışı kalacağı anlamına gelmez; “doğrudan icra eden” değil, “çerçeve koyan ve sınır belirleyen” role kayma ihtimali güçlenir. İkinci eksen anlayış üretimidir. Makine hesap yapabilir, optimize edebilir;  ama “neden varız?” ve “neye değer veriyoruz?” gibi sorular teknik değil, yönetsel değil, varoluşsaldır. İnsan burada hâlâ merkezi bir konumda kalır çü...

NEHİR, ÇAKIL TAŞI ve İNSAN

Düşünce ve yaşam formu... Bu fikrin bilimdeki karşılığı; (sistem teorisi, kuantum alanları, ekolojik bilinç) kavramları arasında kurulabilecek köprülerde görülebilir. Durdurak bilmeyen sevgi seliyim. Aşk için ben burada, nehirle birlikteyim. Çakıl taşındayım... Özüyle bütünleşik saf varlık: çakıl taşı. Bu tür imgeler, evreni ayrı parçaların toplamı değil; her parçanın kendi içinde bütünlüğün bir izini taşıdıyan yapı olarak düşünmeye iter. Çakıl taşı burada “küçük bir parça” değil, bütünlüğün içinden aşınarak ortaya çıkmış bir form gibi okunur. Suyun saflığını yüzeyinde yansıtan; öz varlığından kayıp vermeden özgünlüğü ortaya koyan bir imge... Tabiatın geçmişini kaybetmeden değişimin içinde kalabilen varlık, oluşu yansıtan bir yüzey olur. Su hareket hâlindedir, çakıl taşı ise durağandır. İnsan ne sudur ne de çakıl taşı... Doğanın güçleri su gibi akarken, dönüp bakınca insanın da bu doğa güçlerinin arasında yer aldığı görülür. Bu gerçek sürekli göz ardı edilmektedir. Öyleyse in...

DÜŞÜNCENİN DOKUSUNDA SENFONİ

Uzay-zaman dokusu için kumaş gibi deniyor. İnsan zihni uzay-zamanı çoğu zaman “bir şey” gibi hayal etmek zorunda kalıyor. Çünkü tamamen ilişkisel bir yapıyı sezmek kolay değil. Belki de “kumaş” sözcüğü, evrenin maddesinden çok ilişkiler ağını anlatıyor. İlerleyen bilgi ve teknoloji sayesinde biz, bu ilişkiler ya da madde ve enerji alanını hangi konular üzerinden kullanabileceğiz? İnsan bir şeyi organize ettiği zaman bunu medeniyetlerin yeri olan şehir yaşantılarına taşıyor. Ben ise bir yenilik ve gelişimi yalnızca kentsel yaşantılara değil; doğaya ve uzay-zamana taşımak istiyorum. İnsan, doğa, zaman ve evren arasında yeni bir denge arayışı görüyorum. Kavramları şimdi fark ettim; onları bir nota gibi görüyorum. Bu durumda bir senfoni yazıyorum. Kavramlar sınırlandırıyor; fakat nota şeklindeki kavramlar yaratıcı unsurlara ilham verirken aynı zamanda anlayış da kazandırıyor. En azından benim cephemden böyle görünüyor. İmgeler alan açıyor. Peki, kavramlar ve imgeler uzay-zamanda ne meyd...

BÜYÜLÜ ANLAR, KÜÇÜK SAPMALAR

Felsefi, edebi, dünya siyaseti özelikle bölgesel ve küresel çatışmalar hakkında insani ve kapsayıcı yazılar... Hikâye düzeyinde sanat merkezli anlayış ve perspektif yazıları olduğu gibi sanat ve sanatçı kavramlarını açan yazılar, vizyonel hayal gücüne dayalı şiirsel cümleler metaforik ağırlıkta olup düşünsel alanlar açarak kavram dağarcığımızda hareketlenmeler ile yaratıcı unsurlara odaklanıyorum.   Hayır ben düşünsel olarak üretken bir kişiyim. Üretim anlamında verimli olduğumu düşündüğüm bir dönemdeyim. Dolayısıyla yazılarımı okuyan be bloğumu ziyaret etmiş kişilerle iletişime geçmeyi aklıma getirmedim. Şehrin dokusunu ve tarihini öğrenmek istemiştim.   Basit ama bizim coğrafyamızın tutarsız gibi görünen yanlarına bir gönderme yapıyorum. Cümlem: Plan, plandan çıkmak için vardır.   Büyülü anlar ... Ummadığım coğrafyalar ve tabi ki insanlık halleri. Suyunu son ekmeğinden bir dilim paylaşan gönlü zengin doğa ile barış insanları ve bunun tam zıttı olan insanların ruh ha...

BİLGİ ve KARTOPU TEORİSİ

Bilgi göründüğü kadar masum mu? Bilgi, onu bilenlerin elinde değerlidir. Bilginin kartopu gibi hacim kazanarak büyümesi, kavramları dönüştürmekte ve bu durum insanların kullandığı kavramların içini boşaltmaktadır. Bilgi vardır; ancak bu bilgiyi görünür ve anlaşılır kılacak yeni paradigmalar yoktur. Sanatçı gözüyle bakıldığında, insanların inşa ettiği kavramsal dünyalar, bilgi kartopunun etkisiyle yıkılıyor olabilir mi? Biz ne yapıyoruz? Çağımızın panzehiri nedir? Belki de çağımızın panzehiri tek bir teknoloji, ideoloji ya da sistem değil; yeniden “derinlik” üretebilme kapasitesidir. Çünkü kartopu etkisine karşı yalnızca daha fazla bilgi yetmeyebilir. Hatta bazen daha fazla bilgi, krizi daha da büyütebilir. Bir şiirin, bir resmin, bir müziğin insanı hâlâ sarsabilmesi tesadüf değildir. Belki de bunlar, insan zihninin tamamen mekanikleşmesine karşı kalan son direnç alanlarından biridir. Çünkü teknoloji büyürken, insanın kendi iç evreniyle bağı koparsa, bilgi kartopu sonunda insanı taşıy...

DÜŞLERİNDE IŞIĞIN DÜŞTÜĞÜ YAMAÇLAR

Orada beni beklediğini fısıldıyorsun. Dağların ardında… Gözleri yıldızları seyreden, o sonsuz karanlığa bakan bir ceylan gibi. Kendime yakın hissetmemiştim. Ama şimdi görüyorum ki ışık ikimize de tepeden, o yamaçların zirvesinden vuruyor. Burası yalnız ve düşünceli insanların olduğu tepe. Kendi iç dünyamı görüyorum ve seyrek de olsa bu tepede duran insanların sözlerini duyuyorum. Yani hayatta olmayan ama yollarda izler bırakmış o güzel insanları… Bu tepe; benim ve benim gibi insanların unutulduğu ruhsal bir alan. Burada sadece iç dünyam dile gelmiyor. Dile gelen şey; zamanın içindeki süreklilik ve yer yer hissedilen zamansızlık. Çirkin ilişkiler kök saldığında, dünya kan ağladığında bir ses duyarım. Bu ses, içimde bir melodi gibi çalışır. Seslerdir onlar… Notaları ise imgelerdir. Bu imgelerden birbirine bağlanan yollar çıkar karşıma. Kışın ortasında, Kibritçi Kız  gibi düşlerim sıcak anları. Bir kibrit bir odun olur, bir odun ocak olur, bir ocak yuva olur ve saf sevgi, ateş böce...

DALGALANAN ZAMAN ve MEKÂN

İnsan bilincine, aramızda kalsın, çarpan bazı şeyler var. Bunları ne hareket hâlinde olduğum mekânla ne de geçip giden süreçle birlikte eski zaman anlayışlarımızla kavrayarak tanımlayabiliyorum. Bu durum mevcut tanımlara baskın çıkıyor. Bu yüzden ölçeği zihnimde genişletiyorum. Öznel ve lokal zaman kavramı içinde, uzay-zaman kavramlarıyla birlikte bir yönelimle, kendiliğinden gelişen bir oluşa bakış atıyorum. Ancak yine de kavrayış düzeyinde bu gerilimi tam olarak hafifletemiyorum. Bu nedenle kendimi “yeni çağ” demekten alıkoyamıyorum. Bu süreçte insanlığı ne bekliyor? Bana çarpan olguları anlamaya ve kavramaya özen gösteriyorum. Evet, yaşıyoruz; olanın içindeyiz. Fakat öyle bir an geliyor ki, bir olgu ortaya çıkıyor ve mevcut süreç olağan dışı bir yöne doğru evriliyor. Olağan bir gündeyiz ve sebebini bilmediğimiz bir anda bir şey fark ediyoruz. Bu fark ettiğimiz olguyu yine de normal şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Oysa olanlar, zaman ve mekân bakımından açıklanamıyor. Burada mant...

ZAMAN ve MEKÂN TAŞI

Dünyanın bazı meydanlarında dikili taşlar vardır. Zaman anlatılmak istenmektedir. Bilinç ile zaman ve mekân arasında kurulan bir bağdır bu. Belki de başlangıçta astronomi temelinde koordinat anlamıyla ilişkiledirilmiş olabilir. Zamana hükmeden tanrısal güçler varsa, bu tanrısal zamana açılan yön aynı zamanda tanrısal bilinçtir. Tanrısal zamana her bilinç bağlanamaz. Çünkü bu zamanı anlamak, evrensel zamanı ve Güneş Sistemi’mize bağlı zamanı kavramaktan geçer. Dolayısıyla bir şeyin içinde yaşıyor olmak, o şeyi anlayabileceğimiz anlamına gelmez. Evrensel zaman tek bir zaman fikri değildir; zamanın varlık sebepleri vardır. Dönelim dikili taşların sürecine. İnsanın bilinci, yani özü, kendine yeterince açık değildir. Birçok sistem, yapıyı yönlendirmek için toplumsal anlamda tasarlanır. Eğer bilincin tarihsel ve kültürel bir yapısı varsa ve bu yapı zaman ile mekânla bağlantılı bir süreçten geçiyorsa, kültür ve bakış açısı dolayısıyla bu süreçlerde doğan anlamlara verilen yaklaşımlar da b...

OYUNCAKLAR ve ÇARKLARIN DIŞINDA

Felsefenin Tesellisi içinde, “aşağı inmem için yukarıda olmam gerekiyor.” Yukarıda olmak nedir? Felsefede durum ve konum ilişkisine göre, felsefi anlamda yukarıda mı sayılıyorum? O hâlde felsefi bakış açım ve anlayışıma göre, Yüzeyselliği derinlikten ayırt edebilme  anlamında daha derin bir bakış düzeyinde mi konumlanıyorum?   Eğer yukarıda olduğumu kesinlikle kavramış bir düşünür olsam, orada sadece kendimi bulacağımı bilirim. Ve o an geldiğinde, kimseye duyurmadan yukarıda olduğumu bilirim. Ama aşağıya, yani dönen çarklara bakmaya da devam ederim ve bakmak için cesaretim olur. Artık zihnimiz, tutulan çarkların hızından ve ruhundan beslenmiyordur. İyi ve köklü bir düşünür, çevresinde parlatılacak aynalar aramaz; kitaplar gibi kadim dostlar edinir. Bilgi sorgulara açıktır. Çünkü bilgi hayalleri yönlendirir. Dolayısıyla bilgi, bilgiyle karşılaşır. Bilgili insanlar o an hiçbir şey bilmediklerini kavrar. Sokrates örneği gerçekten güzel ve eşsiz bir örnektir. Çevresinde ...