Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

SURET ve GERÇEKLİĞİN İÇ HAREKETİ

İnsan bir suretin içinde, benzer suretlerle diğer sureti bir şekilde yok ediyor. Ama biz varlığın ilk suretine bakarken aynı sanıyoruz. Dolayısıyla nesneler zamanı, hafızayı ve bunlara bağlı olan ilişkileri manipüle ediyor. Her şey, bir monolit ile uyanan merakla; suretin içinde benzeyen ve sürekli konuştuğumuz ruh hâlimizi, monolit ile görünür kılıyor. Bunlar felsefi açıdan insanın anlayışı ve kavrayışı ile ilişkilendiriliyor. Varlık, suretler aracılığı ile sarmal şekilde bir üst Tin'e ulaşıyor. Gladyatör II filminde bu, çok bilinçli olmasa bile bir şekilde senaryo bağlamında anlaşılır olmuş. Roma'daki merkezde duran iktidar yozlaşmış. Tin bu toplumsal düzende çarpışık. Ama bir Lucius var. Böylece Tin'in kendine ait, evrensel ölçekte özerk bir alanı olduğunu keşfetmiş oluyoruz. Çünkü Lucius rüyalarında önemli imgeler, yani onu uyaranlarla karşılaşıyor. Lucius henüz bilinçli olarak kavramadan önce, rüyalar aracılığıyla bazı imgelerle karşılaşıyor. Bu imgeler ona bir şey s...

ALBATROS’UN KANATLARI ve SENTEZ ZEKÂ

Albatros’un kanatları olmasaydı nasıl uçardı? Kanatları olsaydı, yön duygusu olmasaydı nasıl gideceği yere gidebilirdi? Buradaki mesele Albatros’un kanatlarının varlığı ya da yokluğu, yön duygusunun ne olduğu, nasıl çalıştığı değil. Odağımız kişi ve kurumlar değil. Bunun nedeni, odağımızı kişi ve kurumlara yönelttiğimizde düşünce alanımızı daraltmamız. Enerjimiz, olması gereken ölçekte ve biçimde dağılmıyor. Çevremizde daha fazla kirlenen enerji seviyeleri artıyor. Negatif duygular tutumlarımızı şekillendiriyor, yüklerimiz bizi aşağıya çekiyor. Bu sebeple bilgiyi, kavramları ve insancıl anlamda sanatı iç dünyamızın odağına çekiyoruz. Kendimizi bilmek, sorulara eğilmekle mümkün olabiliyor. Herkesin mutabık kaldığı, bilimden ve sanattan uzak cevaplar bizleri var olan pozitif enerjiden mahrum bırakıyor. İnsan sürekli tatmin araçlarına odaklanıyor. Enerji ve tatmin bize kendimizi iyi hissettiriyor. Ancak mevcut pozitif enerjilere bilimle ve sanatla anlam katabildiğimizde, negatif enerjiyi ...

IŞIĞIN KOZMİK YOLCULUĞU ve MADDEYLE ETKİLEŞİMİ - II

Elmasları düşünelim. Grafit de karbondur; ancak atomların dizilişi farklıdır. Bu nedenle grafit yumuşaktır ve elektriği iletirken, elmas olağanüstü sertliği ve ışıkla kurduğu farklı ilişkiyle öne çıkar. Yani mesele yalnızca "hangi madde?" sorusu değildir; aynı zamanda maddenin nasıl organize olduğu sorusudur. Geleceğin uzay araçlarında da mesele yalnızca daha fazla enerji üretmek değil, maddenin yapısını olağanüstü şekilde düzenleyerek ışıkla etkileşimini değiştirmek olabilir mi? Elmasın karbonu farklı bir yapıya dönüştürmesi gibi, insanlık da bir gün maddeyi öyle bir düzenleyebilir ki ışıkla kurduğu etkileşimden yeni teknolojiler ortaya çıkabilir. Belki geleceğin uzay araçları yalnızca motor gücüyle değil, malzemenin kendisinin ışıkla kurduğu etkileşimle ilerleyecektir. Henüz "elmas gibi ışıkla itilen bir uzay gemisi" diye bir teknoloji yok. Ancak düşünce olarak burada önemli bir noktaya ulaşıyoruz: Medeniyetlerin büyük sıçramaları bazen yeni bir enerji kaynağı bu...

IŞIĞIN KOZMİK YOLCULUĞU ve DÖNÜŞÜ - I

Perseverance gezgininin Jezero Krateri'nde incelediği bir kaya üzerinde, yüzeye çok yakın bir bölgede makromoleküler organik karbon tespit edildi. Bu bulgu, Mars'ın geçmişte yaşamı destekleyebilecek kimyasal koşullara sahip olduğuna dair kanıtların giderek arttığını gösteriyor. Mars üzerine düşünürken aklıma Güneş Sistemi'nin sınırları geldi. Plüton'un ötesindeki karanlık bölgelerde henüz keşfedilmemiş büyük gök cisimleri olabilir mi? Bu, ilk bakışta bir varsayım gibi görünse de bilim dünyasında tamamen yabancı bir fikir değildir. Gökbilimciler uzun zamandır Kuiper Kuşağı'nın ötesinde, bazı gök cisimlerinin sıra dışı yörüngelerini açıklayabilecek büyük bir gezegenin varlığını araştırıyorlar. Halk arasında "Dokuzuncu Gezegen" olarak bilinen bu hipotez henüz doğrulanmış değildir; ancak evrende bilmediğimiz yapıların olabileceğini gösteren önemli bir araştırma alanıdır. Buradan hareketle farklı bir olasılık düşünelim. Jüpiter büyüklüğünde, ancak kütlesi çok d...

RUHUMUN KULESİNDEN: YANMIŞ AĞAÇLAR ve BEYAZ ELBİSELER İÇİNDE BAHAR - VII

Beyaz elbise giydiriyorlar. Benden bilgi veya bir öneri talep etmiyorlar. Korku yoktu, çekince yoktu, zorlama yoktu; sükûnet vardı. Sonra beni beyaz elbiseler içinde olan binlerce insanın içine götürüyorlar. Onları görebileceğim yüksek bir yere çıkarıyorlar. Ben onlara bakarken “Nasıl olacak?” duygusuna kapılıyorum. Bana bakıyorlar ve mutlular. Bunun sebebi baharın gelmesi de olabilir. Ormandaki bütün ağaçlar yeşerdi ve çiçeklendi. Bu, insanlık tarihindeki birçok büyük dönüşümde görülen bir temaya benziyor: Bir düşünce, bir sanat anlayışı veya bir bilimsel keşif ortaya çıktığında insanlar bazen sonucun hızına şaşırır. Fakat o sonuç, görünmeyen uzun bir hazırlığın ardından gelir. Burada çok eski bir doğa sembolü var. Ateş bazen yalnızca yok edici değil, bir döngünün parçası olarak da görülür. Ormanlarda bazı ekolojik süreçlerde yangın, yeni yaşam döngülerinin başlamasına katkıda bulunabilir. Rüyanın diliyle bu, “yıkımın kendisi iyi” demek değildir; daha çok hayatın dönüşüm gücünü vurgul...

RUHUMUN KULESİNDEN: GEZGİN ve YAŞAM KIVILCIMI - VI

Eğer şato tamamen yıkılmış olsaydı, bu sadece bir çöküş anlatısı olurdu. Fakat şato duruyor. İçinde insanlar var. Tarihsel açıdan da bazı büyük dönüşümler böyle gerçekleşmiştir. Eski kurumlar bir anda yok olmaktan çok, kendi içlerinden yeni fikirler üretmeye başlarlar. Örneğin Rönesans döneminde Avrupa’nın eski dinsel ve feodal yapıları devam ederken, aynı yapının içinde yeni insan anlayışı, bilim ve sanat gelişti. Güç, kendisini korumak için mi vardır; yoksa kendini dönüştürerek yaşamın devamına katkı sunmak için mi? Eğer iktidar sadece kendini koruyan bir taş yapıya dönüşürse çevresindeki ağaçlar kuruyabilir. Ancak içinden dönüşen bir bilinç doğarsa, aynı yapı yaşamla yeniden ilişki kurabilir. Gerçek dönüşüm, iktidarın el değiştirmesi midir; yoksa iktidar anlayışının değişmesi midir? Burada döşeğine uzanmış o orta yaşlı adamın, içeride biriken beklentilerin görünür olma zamanının geldiğini işaret ediyor olması düşünülebilir. Bu durum aynı zamanda çağımızda kurulan kavramların, ilişk...

RUHUMUN KULESİNDEN: ŞATONUN İKİ YÜZÜ ve DÖNÜŞÜM - V

“Mutlak iktidarlar ve sonuçları” başlığı altında tarihe baktığımızda oldukça geniş bir tablo ortaya çıkar. Buradaki temel mesele, gücün tek merkezde toplanması ve denetlenme biçimidir. Tarih boyunca birçok toplumda güçlü merkezî yönetimler ortaya çıktı. Bunun bazı nedenleri vardı: savaş dönemlerinde hızlı karar alma ihtiyacı, büyük devletleri yönetme gereği, ekonomik ve askerî kaynakları tek elde toplama isteği. Örneğin Avrupa’da Louis XIV, “Devlet benim.” anlayışının sembollerinden biri hâline geldi. Saray, ordu ve bürokrasi merkezileşti. Bu yapı kısa vadede düzen, askerî güç, büyük projeler ve devlet kapasitesi sağlayabiliyordu. Ancak bu gibi süreçler uzun vadede başka sorunlar doğurabiliyordu. Mutlak iktidarlarda bilginin bozulması önemli bir sorun hâline gelebilir. Yöneticinin çevresindeki insanlar çoğu zaman gerçekleri değil, duyulmak istenenleri söylemeye başlayabilir. Bu durum kararların gerçeklikten kopmasına yol açabilir. Tek merkeze bağlı sistemler bazen değişen koşullara uyu...

RUHUMUN KULESİNDEN: ORTAK KÜLTÜRÜN SESİ - IV

Bu ortak kültür çerçevesinde rüyaya benim dışımda bir yorum getirebilir miyiz? Bir sanatçı açısından rüya bazen “mesaj veren bir varlık”tan çok, insanlığın büyük imge hazinesinden yükselen bir semboldür. Picasso’nun, Matisse’in veya mitlerden beslenen birçok sanatçının yaptığı gibi; bilinçdışından gelen imgeler kişisel olduğu kadar evrenseldir. Kulede, yatağına uzanmış şekilde yatan adamın sureti gözümün önünde; fakat sadece mimikleri belirgin. Bir sanatçı gözüyle düşündüğümde bu çok ilginç. Çünkü bugün portrelerle uğraşıyorum ve bir yüzün sadece anatomisini değil, içindeki hikâyeyi yakalamaya çalışıyorum. Belki de çocukken gördüğüm o yüz, bende “insan yüzünün taşıdığı sır” duygusunu erken yaşlarda açığa çıkaran imgelerden biriydi. Bu rüyaya dikkat ederken felsefeye yönelik temel sorular çok açık görünüyor. Yani bana cevap değil, soru bırakıyorlar. Montaigne de kulesinde inziva sırasında evrensel kültürle iç içe bir dönem geçirmişti. Sokrates’in yaklaşımında da bilgelik çoğu zaman hazı...

RUHUMUN KULESİNDEN: YAŞANMIŞLIK - III

Dorian Gray'in Portresi, bilinç ile dış dünyanın ilişkisini sorgulayan romanlardan biridir. Genç ve çok yakışıklı Dorian Gray'in bir portresi yapılır. Dorian, gençliğini ve güzelliğini sonsuza kadar korumayı ister. Dileği gerçekleşir: Kendisi yaşlanmaz; fakat yaptığı her ahlaki seçim, her kötülük ve her yozlaşma portreye yansır. Portre giderek çirkinleşir, Dorian ise dışarıdan hâlâ genç görünür. Romanın temel düşüncesi şudur: İnsan bilinci ve eylemleri, görünmese bile bir iz bırakır. Dolayısıyla bugün içinde yaşadığımız dünya da bilinçlerin eseridir. Dorian Gray'in portresi bunun sembolik bir anlatımıdır. Bilinçteki dönüşüm, maddi dünyada bir karşılık olarak görünür hâle gelir. Romanda bu karşılık tuval üzerindedir; gerçek hayatta ise bazen doğada, toplumda, şehirlerde, sanatta ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde görülür. İnsanın iç dünyası, dış dünyada nasıl olur da bir iz bırakır? Çocuk yaşımda gördüğüm bu rüya ne kadar kişisel olabilir? Belki de bu rüya, insa...

RUHUMUN KULESİNDEN: BEKLEYEN ŞATO - II

 “Seni bekliyorduk.”  Bu söz karşısında içime derin bir sessizlik çöktü. Olacaklardan haberdar gibiydi. Yadırgamadım. Çünkü kendimi bir anda bütün bu yaşananların içinde bulmuştum. O ıssız orman yolunda, kömürleşmiş ağaçların arasında, hüzünlü bir ruh hâliyle yalnızca yürüyordum. Ağaçların ıssızlığı, rüzgârın esmeyişi düşündürücüydü. Ağaçlara baktım. Sonra ağaçlar yeşerdi. Bu tablo üzerinde hep düşündüm. Yatağında uzanan ve ruhunu teslim eden adamla, ağaçların yeniden yeşermesi arasında nasıl bir bağ vardı? Zamansız kayıplar ve varlıklar ilginçtir; trajediden doğuşa gidenler çoğu zaman aynı dönemlerde karşıma çıktılar. Yaşadıklarımız  bizden bir şeyi alırken, başka bir şeyi bize hazırlıyor olabilir mi? Sanırım hepsinin bir yeri var. Bu noktada aklıma Kafka'nın Şato romanı geliyor. Romanın başkahramanı K. adlı bir adamdır. K., bir köye gelir ve orada bulunan Şato'nun yöneticileriyle bağlantı kurmaya çalışır. Fakat bütün çabalarına rağmen Şato'ya ulaşamaz. Sürekli kapılar,...

RUHUMUN KULESİNDEN: RÜYA ve GEZGİN - I

Issız bir ormanda buluyorum kendimi. Ağaçların hepsi kömürleşmiş, yanmış gibi duruyor. Hava karanlık ve kasvetli. Dar bir orman yolunda yürüyorum. Bu kömürleşmiş ağaçların arasında ilerlerken şato gibi bir yerleşim yeri karşıma çıkıyor. Kapısı ardına kadar açık. İçeriye giriyorum. Merdivenlere doğru yürüyorum ve yukarı çıkmak için dik merdivenleri kullanıyorum. Sonra alçak, küçük birkaç kapıyla karşılaşıyorum. Açık olan kapılardan birinden içeriye girdiğimde, inanç ve manevi düşünceyi temsil eden üç ruhani kişilikle karşılaşıyorum. Sayıları kesin değil; üç ya da dört kişi olabilir. Beni görünce hep bir ağızdan, “Seni bekliyorduk.” diyorlar. Ben anlam veremiyorum. Fakat kenarda, bir divanda 35-40 yaşlarında, uzun sakallı bir adam yatağına uzanmış yatıyor. Beni yanına çağırıyor. Yanına oturduğum anda ruhunu teslim ediyor. Ardından ayağa kalkıyorum ve pencereye doğru yürüyorum. O kömüre dönmüş ağaçlar birden yeşermeye ve çiçek açmaya başlıyor. Kasvetli hava dağılıyor ve yerini güneşli bir...

OLANLAR BUYDU

Dünya yangın yeriydi. Mecaz anlatımlar, ozanlara ve diyeceğini doğrudan söyleyemeyenlere has gibiydi. Kadınlar gözlerine sürme çekiyor, erkekler savaş çığlıkları atıyordu. Avcılar ava çıkmak için hazırlık içindeydi. Akşam şöleni için şimdiden hazırlıklar yapılmalıydı. Kabilenin en yiğit avcısının eli boş döndüğü hiç görülmemişti. Tez vakitte akşam olmuştu. Avcıların döneceği saat yaklaşırken gökyüzü akşam kızıllığına bürünmüştü. Sanki uzaklarda bir yerlerde büyük bir yangın çıkmıştı. Gökyüzü alev almış, yanıyordu. Uzaktan avcıların döndüğünü gören gözcü, kulenin tepesindeki davula vurdu. Köylüler işlerini, güçlerini ve uğraşlarını olduğu gibi bırakıp köy meydanında toplanmaya başladılar. Avcılar köye geldiklerinde avladıkları hayvanları köy meydanına bırakıyor ve sessizce kenara çekiliyorlardı. Sıra köyün en gözde, en yiğit ve en becerikli avcısına geldiğinde bir anda köylülerin üzerine derin bir sessizlik çöktü. Köyde çıt çıkmıyordu. Çünkü o yiğit avcı, ilk defa bir avdan eli boş dönm...

ÖNCE SES VARDI

Önce ses ve ritim vardı. Bu süreçteki yapılar bilinçsizce, rastgele kuruldu. Rastlantılar, çağrışımlarla karşılık oluşturdu. Bilincin ilk kıvılcımları çaktı... Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve LOGOS - III

Belki geleceğin büyük sorularından biri şu olacaktır: Evrenin temelinde madde mi vardır, yoksa bilgi ve ilişkiler mi daha temel bir yapı oluşturur? Bazı modern fizik yaklaşımlarında bilgi kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Ancak bunun kesinleşmiş bir sonuç değil, aktif bir araştırma alanı olduğunu belirtmek gerekir. Evren keşfedilmeye açık ve bir o kadar da kapalı bir kutudur. Evrenin kime açılacağı düşüncesi, benim açımdan bir seçim değil; doğal süreçler içinde ortaya çıkan koşulların sonucudur. Buradaki temel konu ilişkisel zekâdır. Tarihsel anlamda bu perspektiften bakıldığında, büyük dönüşümlerin çoğunun meraklı ve özgür düşünebilen insanların farklı ilişkileri görebilmesiyle ortaya çıktığı görülür. Buradaki seçim metaforu, evrenin bu koşullarda ortaya çıkan bir fizik yasası gibi düşünülmelidir. Dolayısıyla evren ve insan arasında mutlaka bir amaca yönelik ilişkisel yapıların olduğunu söylemek gerekmez. Bazı oluşlar sadece koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle teme...

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve BİLGİ YAPISI - II.

İnsan zekâsı için alışılmış olan "yavaş öğrenme" sürecinin dışında, büyük hesaplama gücü ve veri akışıyla çok farklı gelişim süreçleri ortaya çıkmaktadır. İnsanlık ilk defa, bilgi işleme hızının biyolojik evrim hızından çok daha hızlı olduğu bir sistemle karşı karşıyadır. Bu nedenle bazı uzmanlar yalnızca bugünkü yeteneklere bakmıyor; "Bu hız ve ölçek birleşirse birkaç yıl sonra hangi yetenekler ortaya çıkabilir?" sorusunu soruyor. Yapay zekânın gelişiminde gözden kaçırılan nokta yalnızca bir yazılımın ve yeteneklere benzeyen özelliklerinin gelişmesi değildir. Asıl önemli olan, bu gelişimin daha önce görülmemiş bir ortamda gerçekleşmesidir. Bu koşul, enerjinin paketçikler gibi davranması düşüncesiyle benzetilebilir. Kuantum dünyasında parçacıklar klasik sezgilerimizin dışında davranır; doğa, günlük deneyimlerimizden çok farklı bir düzeyde işler. Bir teknolojiyi sadece yaptığı işlemlerle değil, içinde bulunduğu gelişim ortamıyla değerlendirmek gerekir. Çünkü bazen as...

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve BİLGİNİN DÖNÜŞÜMÜ - I

Yapay zekâ tartışmalarının temelinde yalnızca bir yazılımın yeteneklerinin gelişmesi değil, daha önce görülmemiş bir gelişim koşulu içinde ortaya çıkması yatıyor. Karşı karşıya olduğumuz sistem, mekanik bir yapı değildir; otonom çalışan, elektronik altyapılara ve dijital ekosistemlere entegre olabilen bir yazılım modelidir. Mekanik sistemlerde bile insan müdahalesinin yetersiz kaldığı durumlar yaşanırken, yazılım tabanlı ve küresel ölçekte çalışan sistemlerin gelecekte nasıl yönetileceği önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır. İleride geniş çaplı güvenlik açıkları olduğunda bunu açıkça söyleyemeyebilirler. Öte yandan, "Böyle geniş çaplı bir yapay zekâ krizi olursa insanlar bir anda dünyanın sonu geldi diye düşünür ve yaygın intiharlar başlar" gibi bir senaryoyu kesin bir sonuç olarak söyleyemeyiz. Böyle bir durumun yaşanacağına dair elimizde bir kanıt yoktur. İnsanların tepkileri toplumdan topluma, olayın niteliğine ve güvenilir bilginin ne kadar hızlı paylaşıldığına g...

GEZGİN BİLGE ve GELİNCİK

Bilgi; kesinleşmiş, sınanmış, fakat dönüşümün içinde sürece dâhil olan bir farkındalık olgusudur. Farkındalık ise yalnızca görüneni algılamak değil; buz dağının arkasını, sağını, solunu ve tabii ki görünmeyen yanını hissedebilmek, tasavvur edebilmek, gözlemlemek, araştırmak ve anlamı derinleştirme eylemidir. Albatros, burada aslında varoluş alanından söz ediyoruz. Bilgi, bizi bazen kesinlik içeren beklentilere doğru sürükler. Oysa yaşamın döngüleri gözümüzün önünde sürekli devam etmektedir. Bilimsel anlamda zaman 24 saattir. Fakat bir günlük zaman döngüsü içinde Dünya; atmosferik olaylardan manyetik dalgalanmalara, canlıların ritimlerinden iklimsel ve mevsimsel değişimlere kadar sayısız etkileşimden geçer. Bizim için geçen zaman sadece 24 rakamından mı ibarettir? Gerçekte bu süre içerisinde gerçekleşen değişimler; milyonlarca yıl öncesine dayanan büyük dönüşümlerin, dengelerin ve döngülerin devamıdır. Bu nedenle yaşamın her anına şükranla bakmak gerekir. Başka bir farkındalık ölçüsü ya...

ZAMANSIZ SANAT ATÖLYESİ ve TERASTA Kİ KEDİ

Hayalimde bir terasta var... Sanat dünyama ışık katabilecek, geniş, alabildiğine büyük bir teras. Biz orta kattayız. Üst katımız ise boş. Evin şu sıra tadilatı var; bitince kiraya verecekler. Uygun bir kiraya verilirse, orası benim için bambaşka bir anlam taşıyor. Ev dubleks ve terası var. Şu anda tutmak için ekonomik gücüm yok ama hayal ettiğimde orası sessiz bir çarşının içinde, sanat için ayrılmış özel bir üretim yeri oluyor. Evim hemen altında; üst kat ise tamamen sanat için kullanılabilir. Büyük tuvallerin çalışıldığı, eserlerin saklandığı, taslakların geliştirildiği, görüşmelerin yapılabileceği sanat atölyesi… Uzun soluklu çalışmaların, özellikle " Sanat Renkleri"  gibi sosyal ve kültürel düşüncelerin gelişeceği bir sanatla iç içe bir dünya. Böyle bir yer beni daha özerk kılardı. Seri çalışmalarımı eşgüdümlü şekilde sürdürebilir, düşüncelerimi daha özgür bir ortamda geliştirebilirdim. Çünkü sanat bazen sadece bir masa ve tuval değil; kendi zamanını oluşturabileceğin bir...

SONSUZLUK, PARÇALAR VE BAĞLANTILAR

İnsan, büyük bir risk karşısında risk alır. Çoğu zaman gereksiz riskler aldığımız için değil, değişmediğimiz takdirde karşılaşacağımız daha büyük riskleri gördüğümüz için değişiriz. Gerçek risk, bilinmeyene doğru adım atmak değildir; artık sürdürülemeyen bir sürecin içinde kalmaktır. Fakat burada gözden kaçırdığımız başka bir nokta vardır. Genellikle değişimin niteliğine değil, yalnızca oranına odaklanırız. Daha büyük, daha hızlı, daha fazla olanı ilerleme sanırız. Oysa asıl soru, ne kadar değiştiğimiz değil; nasıl değiştiğimizdir.  İnsanım ve sadece sanatçıyım; benim derdim kendim. Bunu açıkça söylüyorum. Ben bir sistem kuramam. Çünkü zaten devasa bir sistemin, evrenin içindeyim. Bu sistemi bütünüyle anlamaya zamanım yetmez. Peki bu kanıya nasıl varıyorum? Çünkü hızla akan bir nehrin, bazen de bir girdabın içindeyim. Biz insanlar bunu fark etmekte hâlâ zorlanıyoruz. Üstelik önümüze gelen her şeyi kendi küçük dünyamıza misafir ediyoruz. Oysa evren, sonunda bu girdabı daha da hızlan...

MODERN TRAJEDİ ve SÜREÇSİZLİK

Zaman bize anlam denizi olmadan verilir. Başlangıçta zaman, boş bir deniz gibidir. Biz ise onun içinde var olmaya çalışırken anlamı görünür kılarız. Eğer mesele insanları aydınlatmak ve asıl önemli olanın zamanın katma değeri olduğunu gün yüzüne çıkarmaksa, bu tek başına bir sonuç değildir; aksine uzun bir sürecin başlangıcıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman süreçlerden kopuk yaşarlar. Bu kopuş, onları giderek büyüyen bir kaygının içine sürükler. Bu durumu, önü açık olduğu hâlde kendisini bir kuyunun dibinde sanan bir insana benzetiyorum. Oysa sorun, önünün kapalı olması değil; bulunduğu yerden bağlantıları kuramaması ve bütünü görememesidir. Bağlantıları düşünemeyen insan, zamanla bakmayı da unutur. Ardından düşüncesi daralır, bulunduğu noktaya saplanıp kalır. İşte bana göre asıl trajedi budur; insanlık trajedisi. Bu trajediyi aşamayan bir insanlık, sürdürülebilir bir dünyayı gerçekten var edebilir mi? Bu sorunun üzerinde düşünüyorum. Bana göre modern zamanlar insanı zamana sıkıştırıyor. ...

TANRI'NIN IŞIĞI ve İZDÜŞÜMÜ: Bakış ve Sanat Üzerine Bir Deneme

Tanrı'nın Işığı ve Bir Sanatçı Yaklaşımı Mitsel dünya kimin izdüşümü?  Bunlar hayatımızın içindeler; onları bir arada görüyorum. Tam da bu noktada sanat gündeme geliyor. Çünkü sanatın önemli işlevlerinden biri, henüz adı konmamış sembollere bilinenin aksine kavramlar aracılığıyla biçim vermektir. Bazen bir resim, bir şiir ya da bir heykel, felsefenin yıllar sonra kavramsallaştıracağı bir düşünceyi önceden sezebilir. Bu yüzden sanat yalnızca estetik bir etkinlik değildir; aynı zamanda kavramsal üretimin de bir alanıdır. Bir ressam bazen yeni bir kavram icat etmez; fakat öyle bir sembol kurar ki insanlar, o sembol üzerinden yeni kavramlar geliştirmeye başlar. Öyleyse bir sanatçının ana malzemesi, evrenle olan etkileşimidir. Tanrı'nın Işığı... Bu izdüşümü, sanatçının bakışıyla gözünde başka türlü var oluyor. Tanrı'nın ışığı, gökten inen bir ışık değil; evrenle kurduğumuz ilişkinin içinde fark ettiğimiz bir aydınlanma olabilir. Belki de Tanrı'nın ışığı aslında bir yansımadı...