Ana içeriğe atla

GEZGİN BİLGE ve GELİNCİK

Bilgi; kesinleşmiş, sınanmış, fakat dönüşümün içinde sürece dâhil olan bir farkındalık olgusudur. Farkındalık ise yalnızca görüneni algılamak değil; buz dağının arkasını, sağını, solunu ve tabii ki görünmeyen yanını hissedebilmek, tasavvur edebilmek, gözlemlemek, araştırmak ve anlamı derinleştirme eylemidir.

Albatros, burada aslında varoluş alanından söz ediyoruz. Bilgi, bizi bazen kesinlik içeren beklentilere doğru sürükler. Oysa yaşamın döngüleri gözümüzün önünde sürekli devam etmektedir. Bilimsel anlamda zaman 24 saattir. Fakat bir günlük zaman döngüsü içinde Dünya; atmosferik olaylardan manyetik dalgalanmalara, canlıların ritimlerinden iklimsel ve mevsimsel değişimlere kadar sayısız etkileşimden geçer.

Bizim için geçen zaman sadece 24 rakamından mı ibarettir?

Gerçekte bu süre içerisinde gerçekleşen değişimler; milyonlarca yıl öncesine dayanan büyük dönüşümlerin, dengelerin ve döngülerin devamıdır. Bu nedenle yaşamın her anına şükranla bakmak gerekir.

Başka bir farkındalık ölçüsü yaklaşımıyla bakarsak; bilge insanlar yüzyıllardır varoluşa bu şekilde yaklaşmışlardır.

Dağda ilk gelincik çiçeği açmış olsun. Mevsimlerden bahar, günlerden perşembe ve saatlerden sabah 09.00 olsun. Bir bilge insan oradan geçerken bu çiçeği fark eder ve ona dikkatlice bakar. Çiçeği hayranlıkla izlerken oradan geçen bir adam, bilge kişiye sorar:

"Bu çiçekte ne buldun ihtiyar?"

Bilge adam ona dönerek şöyle cevap verir:

"Genç dostum, bu çiçekte zamanın ruhunu görüyorum. Orada zaman benimle konuşuyor."

Adam merakla sorar:

"Ne diyor ihtiyar?"

Bilge cevap verir:

"Evet genç dostum, bana açıkça bir şey söylemiyor. Ama şunu görüyorum: Bu muazzam evren, şu anın yaşanması için var olmuş gibi."

O nedenle hiçbir şeyi yok yere heba etmeyelim. Bırakalım evren kendi büyük dengesi içinde karar versin.

Eğer farkındalık bilgiyi doğurabiliyorsa, bilgi neden farkındalığı ateşlemesin? Burada bilgiyi ezber bilgiden ayırmak gerekir. Bir insan, "Dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte döner" bilgisini ezberleyebilir. Ancak aynı insan gece ve gündüzün oluşumunu, iklimleri, canlıların ritimlerini ve Dünya'nın kozmik hareket içindeki yerini kavradığında, bu bilgi artık yalnızca bir cümle olmaktan çıkar; bir anlayışa dönüşür.

Genelleme yapmak; ayrıntıların içinde boğulmadan, ayrıntılar arasındaki etkileşimleri uygun bir bakış açısıyla kavrayarak, onları anlaşılabilir bir düzeyde damıtmaktır. Gereksiz ayrıntılardan sıyrılıp daha geniş bir ilkeye ulaşmaya çalışırız; ancak gerçek bir genelleme, gerekli ayrıntıları yok saymaz, onların içindeki ortak yapıyı kavramsal bir düzeyde görünür kılar. 

Bazen öyle güçlü bağlar kurulabilir ki bir anda yüzyılları birbirine bağlayan, insanda kişisel ama aynı zamanda evrensel bir imge oluşabilir. Sanki evrenin hareket hâlindeki ruhu, bir insanın düşlerinde yeniden canlanır. Böylece bir insanın zihninde farklı zamanlardan, kültürlerden ve farklı deneyimlerden gelen parçalar öylesine güçlü biçimde birleşebilir ki ortaya yalnızca bir düşünce değil; bir imge, bir sezgi ve bir anlayış bütünülüğü çıkar.

İmgesel yaklaşımlar kişisel vurgular taşıyabilir; çünkü onları yaşayan kişinin hafızası, duyguları ve bakış açısıyla şekillenir. Aynı zamanda geneldir; çünkü insanlığın ortak deneyimlerinden beslenen temaları taşır. Bir sanatçının yaptığı da çoğu zaman buna benzer. Bir mağara resmindeki el iziyle bugünün bir sanatçısının tuvalde bıraktığı iz arasında binlerce yıllık bir bağ kurulabilir. Bir insan farkında olmadan geçmişin sembollerini, doğanın ritimlerini ve kendi iç dünyasını aynı noktada kavuşabilir.

Bunu bilimsel bir dille ifade edersek; insan beyni çok büyük miktarda bilgiyi, anıyı ve algıyı birleştirerek yeni örüntüler oluşturma kapasitesine sahiptir. Bunu sanat ve felsefe diliyle ifade edersek; insan zamanı gelince görünmeyen bağlantıları sezgisel olarak yakalar.

Belki de "gerçek ötesi" dediğimiz his, gerçeğin dışına çıkmak değil; gerçeğin alışılmış bakışın ötesindeki katmanlarını fark etmektir. Bir ressamın boş tuvale bakıp henüz ortada olmayan resmi görmesi gibi... Bazı imgeler önce insanın düşlerinde doğar; sonra zaman içinde kelimeye, renge, sese veya düşünceye dönüşür.

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...