Ana içeriğe atla

TANRI'NIN IŞIĞI ve İZDÜŞÜMÜ: Bakış ve Sanat Üzerine Bir Deneme

Tanrı'nın Işığı ve Bir Sanatçı Yaklaşımı

Mitsel dünya kimin izdüşümü? Bunlar hayatımızın içindeler; onları bir arada görüyorum.

Tam da bu noktada sanat gündeme geliyor. Çünkü sanatın önemli işlevlerinden biri, henüz adı konmamış sembollere bilinenin aksine kavramlar aracılığıyla biçim vermektir. Bazen bir resim, bir şiir ya da bir heykel, felsefenin yıllar sonra kavramsallaştıracağı bir düşünceyi önceden sezebilir. Bu yüzden sanat yalnızca estetik bir etkinlik değildir; aynı zamanda kavramsal üretimin de bir alanıdır. Bir ressam bazen yeni bir kavram icat etmez; fakat öyle bir sembol kurar ki insanlar, o sembol üzerinden yeni kavramlar geliştirmeye başlar.

Öyleyse bir sanatçının ana malzemesi, evrenle olan etkileşimidir.

Tanrı'nın Işığı...

Bu izdüşümü, sanatçının bakışıyla gözünde başka türlü var oluyor.

Tanrı'nın ışığı, gökten inen bir ışık değil; evrenle kurduğumuz ilişkinin içinde fark ettiğimiz bir aydınlanma olabilir. Belki de Tanrı'nın ışığı aslında bir yansımadır; evrenin yansımasıdır. Yani özden gelen bir ışık değildir. Burada "öz" kavramını "kaynak" anlamında kullanmıyorum. 

Özetle, insanda Tanrı'nın yansımasını bir noktada toplayan şey, bilinçten önce gelen bakıştır. Bilinç ise bir yüzeydir; bir ayna, daha doğrusu prizmatik bir aynadır. Çünkü bilinçten önce bakış vardı. Bilinç, zamanla oluşan prizmatik zihinsel bir yüzeydir. Bu durumda sanat da farklı bir anlam kazanır. Ressam ya da düşünür, yalnızca dış dünyayı betimlemez; kendi prizmatik aynasında oluşan yansımaları görünür kılar. 

İnsan bilinci prizmatikse ve Tanrı'nın ışığı insanın bakışıyla ilgili bir odaklanma konusuysa, bakışı odaklayan Tanrı'nın ışığı bilinç açısından felsefi düzlemde ne anlama gelir? Tanrı'nın ışığı tek bir merkezde toplanmış değildir. Evrene dağılmış bir yansıma gibidir. İnsan, Tanrı'nın ışığına yöneldiğini sanırken aslında evrene yayılmış sayısız yansımaya odaklanmaktadır.

Bu sebeple birey önemlidir. Dolayısıyla hiçbir birey ışığın tamamına sahip değildir; ama hiçbir birey de önemsiz değildir. Çünkü her biri, o ışığın başka bir kırılmını görebilir. O hâlde birey yalnızca bir özne değildir; aynı zamanda evrenin yansımalarını toplayan ve yeniden ilişkilendiren bir odaklanmadır.

Sanatın ve bakışın insanlık tarihindeki önemine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü sanat eseri ve sanat eylemi, zihinlerin içindeki ışığı görünür kılarken bu ışığı evrenden bireye, bireyden esere, eserden yeniden evrene ve başka bireylere ulaştırır.

Kutsalın doğuşundan çok, oluş ve varoluş süreçleri içinde odaklanan bakışın ışığını gözlemliyorum.

Tanrı'nın Işığı izdüşümünü, sanatçı yaklaşımı içinde düşünüyorum. Çünkü düşünceyi nihai bir sürecin tamamlanışı olarak görmüyorum. Dolayısıyla var olanı inkâr etmiyorum. Aynı zamanda metafizik yaklaşımları da dışarıda bırakmadan hiçbir şeyi tek bir kavrama indirgemiyorum. Çünkü düşünce hiçbir zaman bir yerde saplanıp kalmadı; sürekli açıldı, dönüşmeye ve gelişmeye devam etti.

Sanatçı için "Tanrı'nın Işığı" ifadesi, somut yansımaların bir dönüşümüdür.

Şöyle düşünelim: Önümde bir tablo var. Gün ışığı tabloya vurduğunda, resmin üzerinde doğal olmayan bir ışık süzülmesi beliriyor. Bu ışığın doğada kendiliğinden ortaya çıkamayacağını; ancak birçok parçanın bir araya gelmesiyle ve dikkatli bir bakışla fark edilebilecek bir olgu olduğunu varsayalım.

Pencereden gelen ışık tablonun yüzeyine vurduğunda, eserin içinde faklı bir kontrast adeta alev almaya başlıyor. İlginç olan ise sanatçının bu etkiyi planlamamış olmasıdır. İşte tam bu anda, dolaylı da olsa Tanrı'nın Işığı'nın izdüşümü bir anlığına görünür olur. 

Bu nedenle sözünü ettiğim ışığın tek bir merkezi yoktur. O, merkezî bir yansıma değildir. Belirtmek isterim ki bu tablonun adı hiçbir zaman "Tanrı'nın Işığı" olmayacaktır. Fakat benim nazarımda o, Tanrı'nın Işığı'nın bir izdüşümüdür.

Can Ezgin

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...