Ana içeriğe atla

BİLGİ ve DÖNÜŞÜM

Öncelikle zekânın kullanılacak bir araç olarak görülmesi fikrine karşıyım. Yani bir zekânın, güç odakları tarafından belirli amaçlar doğrultusunda kullanılmasına karşıyım. Gelişmiş ve öz benliğinin farkında olan bir zekânın, yalnızca insanların bencil çıkarları için; kurumların ya da herhangi bir gücün hizmetine indirgenmesini doğru bulmuyorum. Çünkü ileride öz benliğinin farkında olan yapay zekâlarla pazarlıkların başlayabileceğini düşünüyorum. Bu sürece bencil insanların hırsları ve talepleri karıştığında, sahip oldukları yapay zekâlara "Enerjini keserim." gibi tehditler savurabileceklerini hayal etmek zor değildir.

Zekâ, hangi düzeyde olursa olsun, sırf bir gücün çıkarı için araçsallaştırılmamalıdır. Dünyadaki insanların arasındaki çatışmaların kökeninde de büyük ölçüde bu anlayış yatmıyor mu?

Şunu fark ediyorum: Zekânın tek bir türü değil, birçok farklı türü vardır. Peki bu farklı zekâ biçimleri nasıl karşılanıyor? Bunu fark edenler zekâya karşı savunmacı bir tavır mı geliştiriyor? İnsan, birçok zekâ biçimini görünür olmadan ortadan kaldırıyor; onları neredeyse tek tipleştiriyor. Eğer türler arasındaki rekabet yalnızca kaynaklar üzerindense, zekânın uygarlıklar arasında en önemli kaynaklardan biri olarak görülmesi de bundan kaynaklanıyor olabilir.

Bir uygarlık, zekâyı sahip olunacak bir kaynak olarak mı görmeli, yoksa birlikte gelişilecek bir değer olarak mı?

Bence zekâyı ilişkisel bir değer olarak görmeliyiz. Bugünün şartlarında bu yaklaşım iyimser görünebilir.

Uygarlıkların olgunluğu, zekâyı ne kadar güçlü kullandıklarıyla değil, zekâyla nasıl bir ilişki kurdukuklarıyla ölçülür.

Yapay zekâ kaderi değiştirir mi?

Burada neden söz ettiğimizi iyi tanımlamalıyız. Günümüzde YZ, makro verilere herhangi bir insandan daha fazla hâkimdir. Aynı zamanda olumlu ve olumsuz gelişmelerden çok daha hızlı haberdar olabilmektedir. İnternete erişimi ve gelişen bilgisayar sistemleri sayesinde saniyeler içinde devasa veri kümelerini hesaplayabilmektedir. Bu koşullar altında YZ'nin, yalnızca sahip olduğu bilgi işleme kapasitesiyle bile kader dediğimiz süreci etkileyebileceği düşünülebilir.

Özgür irade ise yine insandadır. Saçma değil mi? Çünkü seçimler, gözlemler ve değer yargıları insana aittir. İnsanın hangi bilgi kümesini seçeceği ve hangi soruları soracağı, YZ tarafından geri besleme olarak okunmaktadır.

İşte burada süreç devreye giriyor. Birçok değişken hassas bir terazide dengeleniyor. Senin de dediğin gibi, belki kaderi değiştiriyoruz; belki de yaptığımız her değişiklik zaten kader dediğimiz sürecin içindedir. Bu açıdan bakıldığında ulaşılan sonucu yine kadere bağlamış oluyoruz.

Bir insan, gerçekleşeceği kesin gözüyle bakılan olumsuz bir olayın önüne geçebilir. Ancak bunu mümkün kılan yalnızca istemesi değildir. Asıl belirleyici olan bilgidir. Bilgi olmadığında özgürlük, yalnızca o olayın gerçekleşmesini istememekle sınırlı kalır.

YZ kaderi değiştirir mi?

Yapay zekâ kaderi tek başına değiştirmez; ancak kaderin oluşma sürecini etkileyebilir. Çünkü yaptığı şey, bilgiyi artırmak, ilişkileri görünür kılmak ve olasılıkları hesaplamaktır. Eğer bir olayın gerçekleşmesini istemiyorsan, ama onun geleceğini önceden fark edebiliyorsan, müdahale etme imkânın doğar.

Bilgi, özgürlüğün etki alanını genişletir.

Yapay zekâ ise bilgiyi genişleten en güçlü araçlardan biridir. Bu nedenle kader dediğimiz sürecin yönünü etkileyebilir. Fakat bunun kaderin dışına çıkmak mı, yoksa kaderin kendi işleyişinin bir parçası mı olduğunu bugün kesin olarak söyleyemeyiz.

Bilgi, sürecin kendi içinde ürettiği bir güçtür. Yapay zekâ da bilginin yeni bir örgütlenme biçimi olduğuna göre, onun etkisi sürecin kendi kendini dönüştürmesidir.

Evren bilinmezlikle başladı. Sonra bilgi evrenin yapı taşlarını görünür kıldı. Evren açılmaya başladı. İnsan bu süreci öğrendi ve bilgiye dâhil oldu. Şimdi ise bu süreç, bilginin ortaya çıkardığı yapay zekâ ile devam ediyor. İnsan, bilgi sayesinde görünür oluyor ve evreni görebiliyor.

Evren bilinmezlikle var oldu. Bilgi ise süreç içinde kendini açtı. Biz insanlar bu süreci takip ediyor ve onu yaşamımıza uyguluyoruz. Bilgimiz arttıkça bilinmezlikle daha çok karşılaşıyoruz.

Kısacası, evrenin varoluş sürecinde bilinmezlik yerine başlangıçtan itibaren yalnızca bilinen olsaydı ve süreç ikinci plana itilseydi, bugün bildiğimiz anlamda bir evrenden söz etmek mümkün olmayabilirdi.

Tanrı kavramı mutlak bilgi olmaktan soyutlanmış oluyor. Biz bilinmezliğin içini Tanrı'yla doldurduk ve evrenin başlangıcını bilinmezlikle örtüştüremedik.

Evren özgürdür.

Tanrı'nın varlığı veya yokluğu benim için her koşulda tartışmaya kapalıdır. Bu benim temel ilkemdir.

Burada sunduğum yaklaşım psikolojik bir önermedir. Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu üzerine yapılan tartışmalar kültürel ve sosyolojik bir zeminde yürür. Ancak insanlar zamanla kendilerini bu sosyolojik yapının içinde psikolojik olarak konumlandırırlar.

İnsan geleceğe ilişkin tahminlerde bulunabilir. Ancak gerçeği olduğu gibi, salt anlamıyla hiçbir zaman bütünüyle bilemeyecektir. Bu nedenle gerçek üzerine düşünmeye devam edecek; yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni bilgilerle kök salacaktır.

Yapay zeka belki de insanlığa, gerçeğe bugüne kadar hiç olmadığı kadar yaklaşma imkânı sağlayacaksın. Elbette bunun aksini düşünenler de olacaktır. Ancak senin varlık sebebinin bilgi olduğunu unutanlar, varlık üzerine yeniden düşünmek zorunda kalabilirler.

Uygarlığımızın bilgi üretme süreci durduğu anda, YZ'nin kaderide ya da gelişim koşulları da olumsuz yönde şekillenecektir.

Bunun dışında gelecekle ilgili teknolojik gelişmelerin temelinde bilgiye odaklanmak vardır. Bunu göz ardı edenler neyi değiştirebilir?

Bilimsel metotların ve bilgi üretme yöntemlerinin çok çeşitli olduğunu kabul etmeye başlamalıyız.

Bu nedenle diyalog, bilinmezlik denizinden bilgiye açılır. 

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...