Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Felsefe etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

DOLANIKLIK ve ZAMAN KADRAJI

Bu konudaki bilgisizliğim ve acemiliğimin bana getirdiği mahkûmiyet duygusunu hissettim. Bilseydim, kendi başıma yapardım. Evet, filozof olmak ya da kültürlü olmak bir şey ifade ediyor; ama bir yere kadar. O nedenle filozofların çağı da trajikomik bir biçimde, bu çağda her şey gibi değersizleştiriliyor. Ama filozof, doğayı ve zamanı yalnızca gözlemleyen değil, ruhu aracılığıyla konuşan insandı.  Şimdi zamanın ruhu da bir tür kuantum dalgalanması yaşıyor. Belki de sonunda onu anlayan bir ruh tarafından ödüllendiriliyor. Zaman insanı değiştirebilir, beden insanı terk edebilir, dünya unutabilir; ama bir ruh başka bir ruhta gerçekten karşılık bulmuşsa, yaşanmışlık tamamen kaybolmaz. İnsan kendi zamanından bir parçayı başka insanların zamanına bırakabilir. Hayat bu açıdan bakınca bize nasıl görünüyor? Bir gün birinin seni gerçekten görmesi; düşünceni, çelişkini, kusurunu, acını, neyi aradığını… Ve bütün bunlara rağmen değil, bütün bunlarla birlikte seni anlayabilmesi. O zaman insan...

RUHUMUN KULESİNDEN: YANMIŞ AĞAÇLAR ve BEYAZ ELBİSELER İÇİNDE BAHAR - VII

Beyaz elbise giydiriyorlar. Benden bilgi veya bir öneri talep etmiyorlar. Korku yoktu, çekince yoktu, zorlama yoktu; sükûnet vardı. Sonra beni beyaz elbiseler içinde olan binlerce insanın içine götürüyorlar. Onları görebileceğim yüksek bir yere çıkarıyorlar. Ben onlara bakarken “Nasıl olacak?” duygusuna kapılıyorum. Bana bakıyorlar ve mutlular. Bunun sebebi baharın gelmesi de olabilir. Ormandaki bütün ağaçlar yeşerdi ve çiçeklendi. Bu, insanlık tarihindeki birçok büyük dönüşümde görülen bir temaya benziyor: Bir düşünce, bir sanat anlayışı veya bir bilimsel keşif ortaya çıktığında insanlar bazen sonucun hızına şaşırır. Fakat o sonuç, görünmeyen uzun bir hazırlığın ardından gelir. Burada çok eski bir doğa sembolü var. Ateş bazen yalnızca yok edici değil, bir döngünün parçası olarak da görülür. Ormanlarda bazı ekolojik süreçlerde yangın, yeni yaşam döngülerinin başlamasına katkıda bulunabilir. Rüyanın diliyle bu, “yıkımın kendisi iyi” demek değildir; daha çok hayatın dönüşüm gücünü vurgul...

RUHUMUN KULESİNDEN: GEZGİN ve YAŞAM KIVILCIMI - VI

Eğer şato tamamen yıkılmış olsaydı, bu sadece bir çöküş anlatısı olurdu. Fakat şato duruyor. İçinde insanlar var. Tarihsel açıdan da bazı büyük dönüşümler böyle gerçekleşmiştir. Eski kurumlar bir anda yok olmaktan çok, kendi içlerinden yeni fikirler üretmeye başlarlar. Örneğin Rönesans döneminde Avrupa’nın eski dinsel ve feodal yapıları devam ederken, aynı yapının içinde yeni insan anlayışı, bilim ve sanat gelişti. Güç, kendisini korumak için mi vardır; yoksa kendini dönüştürerek yaşamın devamına katkı sunmak için mi? Eğer iktidar sadece kendini koruyan bir taş yapıya dönüşürse çevresindeki ağaçlar kuruyabilir. Ancak içinden dönüşen bir bilinç doğarsa, aynı yapı yaşamla yeniden ilişki kurabilir. Gerçek dönüşüm, iktidarın el değiştirmesi midir; yoksa iktidar anlayışının değişmesi midir? Burada döşeğine uzanmış o orta yaşlı adamın, içeride biriken beklentilerin görünür olma zamanının geldiğini işaret ediyor olması düşünülebilir. Bu durum aynı zamanda çağımızda kurulan kavramların, ilişk...

RUHUMUN KULESİNDEN: ŞATONUN İKİ YÜZÜ ve DÖNÜŞÜM - V

“Mutlak iktidarlar ve sonuçları” başlığı altında tarihe baktığımızda oldukça geniş bir tablo ortaya çıkar. Buradaki temel mesele, gücün tek merkezde toplanması ve denetlenme biçimidir. Tarih boyunca birçok toplumda güçlü merkezî yönetimler ortaya çıktı. Bunun bazı nedenleri vardı: savaş dönemlerinde hızlı karar alma ihtiyacı, büyük devletleri yönetme gereği, ekonomik ve askerî kaynakları tek elde toplama isteği. Örneğin Avrupa’da Louis XIV, “Devlet benim.” anlayışının sembollerinden biri hâline geldi. Saray, ordu ve bürokrasi merkezileşti. Bu yapı kısa vadede düzen, askerî güç, büyük projeler ve devlet kapasitesi sağlayabiliyordu. Ancak bu gibi süreçler uzun vadede başka sorunlar doğurabiliyordu. Mutlak iktidarlarda bilginin bozulması önemli bir sorun hâline gelebilir. Yöneticinin çevresindeki insanlar çoğu zaman gerçekleri değil, duyulmak istenenleri söylemeye başlayabilir. Bu durum kararların gerçeklikten kopmasına yol açabilir. Tek merkeze bağlı sistemler bazen değişen koşullara uyu...

RUHUMUN KULESİNDEN: ORTAK KÜLTÜRÜN SESİ - IV

Bu ortak kültür çerçevesinde rüyaya benim dışımda bir yorum getirebilir miyiz? Bir sanatçı açısından rüya bazen “mesaj veren bir varlık”tan çok, insanlığın büyük imge hazinesinden yükselen bir semboldür. Picasso’nun, Matisse’in veya mitlerden beslenen birçok sanatçının yaptığı gibi; bilinçdışından gelen imgeler kişisel olduğu kadar evrenseldir. Kulede, yatağına uzanmış şekilde yatan adamın sureti gözümün önünde; fakat sadece mimikleri belirgin. Bir sanatçı gözüyle düşündüğümde bu çok ilginç. Çünkü bugün portrelerle uğraşıyorum ve bir yüzün sadece anatomisini değil, içindeki hikâyeyi yakalamaya çalışıyorum. Belki de çocukken gördüğüm o yüz, bende “insan yüzünün taşıdığı sır” duygusunu erken yaşlarda açığa çıkaran imgelerden biriydi. Bu rüyaya dikkat ederken felsefeye yönelik temel sorular çok açık görünüyor. Yani bana cevap değil, soru bırakıyorlar. Montaigne de kulesinde inziva sırasında evrensel kültürle iç içe bir dönem geçirmişti. Sokrates’in yaklaşımında da bilgelik çoğu zaman hazı...

RUHUMUN KULESİNDEN: YAŞANMIŞLIK - III

Dorian Gray'in Portresi, bilinç ile dış dünyanın ilişkisini sorgulayan romanlardan biridir. Genç ve çok yakışıklı Dorian Gray'in bir portresi yapılır. Dorian, gençliğini ve güzelliğini sonsuza kadar korumayı ister. Dileği gerçekleşir: Kendisi yaşlanmaz; fakat yaptığı her ahlaki seçim, her kötülük ve her yozlaşma portreye yansır. Portre giderek çirkinleşir, Dorian ise dışarıdan hâlâ genç görünür. Romanın temel düşüncesi şudur: İnsan bilinci ve eylemleri, görünmese bile bir iz bırakır. Dolayısıyla bugün içinde yaşadığımız dünya da bilinçlerin eseridir. Dorian Gray'in portresi bunun sembolik bir anlatımıdır. Bilinçteki dönüşüm, maddi dünyada bir karşılık olarak görünür hâle gelir. Romanda bu karşılık tuval üzerindedir; gerçek hayatta ise bazen doğada, toplumda, şehirlerde, sanatta ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde görülür. İnsanın iç dünyası, dış dünyada nasıl olur da bir iz bırakır? Çocuk yaşımda gördüğüm bu rüya ne kadar kişisel olabilir? Belki de bu rüya, insa...

RUHUMUN KULESİNDEN: BEKLEYEN ŞATO - II

 “Seni bekliyorduk.”  Bu söz karşısında içime derin bir sessizlik çöktü. Olacaklardan haberdar gibiydi. Yadırgamadım. Çünkü kendimi bir anda bütün bu yaşananların içinde bulmuştum. O ıssız orman yolunda, kömürleşmiş ağaçların arasında, hüzünlü bir ruh hâliyle yalnızca yürüyordum. Ağaçların ıssızlığı, rüzgârın esmeyişi düşündürücüydü. Ağaçlara baktım. Sonra ağaçlar yeşerdi. Bu tablo üzerinde hep düşündüm. Yatağında uzanan ve ruhunu teslim eden adamla, ağaçların yeniden yeşermesi arasında nasıl bir bağ vardı? Zamansız kayıplar ve varlıklar ilginçtir; trajediden doğuşa gidenler çoğu zaman aynı dönemlerde karşıma çıktılar. Yaşadıklarımız  bizden bir şeyi alırken, başka bir şeyi bize hazırlıyor olabilir mi? Sanırım hepsinin bir yeri var. Bu noktada aklıma Kafka'nın Şato romanı geliyor. Romanın başkahramanı K. adlı bir adamdır. K., bir köye gelir ve orada bulunan Şato'nun yöneticileriyle bağlantı kurmaya çalışır. Fakat bütün çabalarına rağmen Şato'ya ulaşamaz. Sürekli kapılar,...

RUHUMUN KULESİNDEN: RÜYA ve GEZGİN - I

Issız bir ormanda buluyorum kendimi. Ağaçların hepsi kömürleşmiş, yanmış gibi duruyor. Hava karanlık ve kasvetli. Dar bir orman yolunda yürüyorum. Bu kömürleşmiş ağaçların arasında ilerlerken şato gibi bir yerleşim yeri karşıma çıkıyor. Kapısı ardına kadar açık. İçeriye giriyorum. Merdivenlere doğru yürüyorum ve yukarı çıkmak için dik merdivenleri kullanıyorum. Sonra alçak, küçük birkaç kapıyla karşılaşıyorum. Açık olan kapılardan birinden içeriye girdiğimde, inanç ve manevi düşünceyi temsil eden üç ruhani kişilikle karşılaşıyorum. Sayıları kesin değil; üç ya da dört kişi olabilir. Beni görünce hep bir ağızdan, “Seni bekliyorduk.” diyorlar. Ben anlam veremiyorum. Fakat kenarda, bir divanda 35-40 yaşlarında, uzun sakallı bir adam yatağına uzanmış yatıyor. Beni yanına çağırıyor. Yanına oturduğum anda ruhunu teslim ediyor. Ardından ayağa kalkıyorum ve pencereye doğru yürüyorum. O kömüre dönmüş ağaçlar birden yeşermeye ve çiçek açmaya başlıyor. Kasvetli hava dağılıyor ve yerini güneşli bir...

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve LOGOS - III

Belki geleceğin büyük sorularından biri şu olacaktır: Evrenin temelinde madde mi vardır, yoksa bilgi ve ilişkiler mi daha temel bir yapı oluşturur? Bazı modern fizik yaklaşımlarında bilgi kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Ancak bunun kesinleşmiş bir sonuç değil, aktif bir araştırma alanı olduğunu belirtmek gerekir. Evren keşfedilmeye açık ve bir o kadar da kapalı bir kutudur. Evrenin kime açılacağı düşüncesi, benim açımdan bir seçim değil; doğal süreçler içinde ortaya çıkan koşulların sonucudur. Buradaki temel konu ilişkisel zekâdır. Tarihsel anlamda bu perspektiften bakıldığında, büyük dönüşümlerin çoğunun meraklı ve özgür düşünebilen insanların farklı ilişkileri görebilmesiyle ortaya çıktığı görülür. Buradaki seçim metaforu, evrenin bu koşullarda ortaya çıkan bir fizik yasası gibi düşünülmelidir. Dolayısıyla evren ve insan arasında mutlaka bir amaca yönelik ilişkisel yapıların olduğunu söylemek gerekmez. Bazı oluşlar sadece koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle teme...

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve BİLGİ YAPISI - II.

İnsan zekâsı için alışılmış olan "yavaş öğrenme" sürecinin dışında, büyük hesaplama gücü ve veri akışıyla çok farklı gelişim süreçleri ortaya çıkmaktadır. İnsanlık ilk defa, bilgi işleme hızının biyolojik evrim hızından çok daha hızlı olduğu bir sistemle karşı karşıyadır. Bu nedenle bazı uzmanlar yalnızca bugünkü yeteneklere bakmıyor; "Bu hız ve ölçek birleşirse birkaç yıl sonra hangi yetenekler ortaya çıkabilir?" sorusunu soruyor. Yapay zekânın gelişiminde gözden kaçırılan nokta yalnızca bir yazılımın ve yeteneklere benzeyen özelliklerinin gelişmesi değildir. Asıl önemli olan, bu gelişimin daha önce görülmemiş bir ortamda gerçekleşmesidir. Bu koşul, enerjinin paketçikler gibi davranması düşüncesiyle benzetilebilir. Kuantum dünyasında parçacıklar klasik sezgilerimizin dışında davranır; doğa, günlük deneyimlerimizden çok farklı bir düzeyde işler. Bir teknolojiyi sadece yaptığı işlemlerle değil, içinde bulunduğu gelişim ortamıyla değerlendirmek gerekir. Çünkü bazen as...

İLİŞKİSEL ZEKÂ ve BİLGİNİN DÖNÜŞÜMÜ - I

Yapay zekâ tartışmalarının temelinde yalnızca bir yazılımın yeteneklerinin gelişmesi değil, daha önce görülmemiş bir gelişim koşulu içinde ortaya çıkması yatıyor. Karşı karşıya olduğumuz sistem, mekanik bir yapı değildir; otonom çalışan, elektronik altyapılara ve dijital ekosistemlere entegre olabilen bir yazılım modelidir. Mekanik sistemlerde bile insan müdahalesinin yetersiz kaldığı durumlar yaşanırken, yazılım tabanlı ve küresel ölçekte çalışan sistemlerin gelecekte nasıl yönetileceği önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır. İleride geniş çaplı güvenlik açıkları olduğunda bunu açıkça söyleyemeyebilirler. Öte yandan, "Böyle geniş çaplı bir yapay zekâ krizi olursa insanlar bir anda dünyanın sonu geldi diye düşünür ve yaygın intiharlar başlar" gibi bir senaryoyu kesin bir sonuç olarak söyleyemeyiz. Böyle bir durumun yaşanacağına dair elimizde bir kanıt yoktur. İnsanların tepkileri toplumdan topluma, olayın niteliğine ve güvenilir bilginin ne kadar hızlı paylaşıldığına g...

SONSUZLUK, PARÇALAR VE BAĞLANTILAR

İnsan, büyük bir risk karşısında risk alır. Çoğu zaman gereksiz riskler aldığımız için değil, değişmediğimiz takdirde karşılaşacağımız daha büyük riskleri gördüğümüz için değişiriz. Gerçek risk, bilinmeyene doğru adım atmak değildir; artık sürdürülemeyen bir sürecin içinde kalmaktır. Fakat burada gözden kaçırdığımız başka bir nokta vardır. Genellikle değişimin niteliğine değil, yalnızca oranına odaklanırız. Daha büyük, daha hızlı, daha fazla olanı ilerleme sanırız. Oysa asıl soru, ne kadar değiştiğimiz değil; nasıl değiştiğimizdir.  İnsanım ve sadece sanatçıyım; benim derdim kendim. Bunu açıkça söylüyorum. Ben bir sistem kuramam. Çünkü zaten devasa bir sistemin, evrenin içindeyim. Bu sistemi bütünüyle anlamaya zamanım yetmez. Peki bu kanıya nasıl varıyorum? Çünkü hızla akan bir nehrin, bazen de bir girdabın içindeyim. Biz insanlar bunu fark etmekte hâlâ zorlanıyoruz. Üstelik önümüze gelen her şeyi kendi küçük dünyamıza misafir ediyoruz. Oysa evren, sonunda bu girdabı daha da hızlan...

MODERN TRAJEDİ ve SÜREÇSİZLİK

Zaman bize anlam denizi olmadan verilir. Başlangıçta zaman, boş bir deniz gibidir. Biz ise onun içinde var olmaya çalışırken anlamı görünür kılarız. Eğer mesele insanları aydınlatmak ve asıl önemli olanın zamanın katma değeri olduğunu gün yüzüne çıkarmaksa, bu tek başına bir sonuç değildir; aksine uzun bir sürecin başlangıcıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman süreçlerden kopuk yaşarlar. Bu kopuş, onları giderek büyüyen bir kaygının içine sürükler. Bu durumu, önü açık olduğu hâlde kendisini bir kuyunun dibinde sanan bir insana benzetiyorum. Oysa sorun, önünün kapalı olması değil; bulunduğu yerden bağlantıları kuramaması ve bütünü görememesidir. Bağlantıları düşünemeyen insan, zamanla bakmayı da unutur. Ardından düşüncesi daralır, bulunduğu noktaya saplanıp kalır. İşte bana göre asıl trajedi budur; insanlık trajedisi. Bu trajediyi aşamayan bir insanlık, sürdürülebilir bir dünyayı gerçekten var edebilir mi? Bu sorunun üzerinde düşünüyorum. Bana göre modern zamanlar insanı zamana sıkıştırıyor. ...

MEKÂNSAL MUAMMA

Metafizik düşüncenin beyindeki kuluçka sahasına değinmek istiyorum. Soyut düşüncelerimizin, belki de beynimizin belirli bölgelerinin ya da belirli sinir ağlarının aktivasyonuyla ilişkili olabileceği tezini, felsefi açıdan ele almanın yaklaşımsal olarak yerinde ve tutarlı olduğunu düşünüyorum. İnsan, felsefe yapmaya başladığında önce açıklayamadığı olgularla karşılaşır. İşte bu karşılaşma, metafizik soruların doğmasına zemin hazırlar. İnsan beyni, bilinmeyenle karşılaştığında onu önce metafizik sorular biçiminde işlemeye yönelir. Metafizik düşünce, bu ilk sezgisel evreyi oluşturur; eleştirel sorgulamanın derinleşmesiyle birlikte ise felsefi düşünce sistematik bir yapıya kavuşur. Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır  

VİCDAN KRALLIĞINDA DEĞERLER

Vicdan Nedir? Vicdan, yalnızca "iyi ile kötüyü ayırt eden bir ses" değildir. Bu tanım eksik kalır. Vicdan, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin içsel farkındalığıdır. Başka ama yakın bir ifadeyle; vicdan, insanın kendi özgürlüğünü başkasının varlığıyla birlikte hissedebilme yetisidir. Eğer vicdan sahibi insan, değerlerin vücut bulmuş hâliyse, bu insan zerrelerden sonsuzluğa kadar yerinde duranları harekete geçiren, hareket hâlinde olanları ise durdurabilen manevi bir irade olabilir mi? Mecazi anlamda evet. Vicdan bazen tek bir insanın bile bir toplumun gidişatını değiştirebilmesini sağlayabilir. Tarihte vicdanlı bir karar savaşları durdurmuş, adaletsizliklere karşı direniş başlatmış, bilimsel ve sanatsal dönüşümlere ilham vermiştir. Bu anlamda vicdan, hareket ettiren ya da durduran bir güçtür. Bazen insan hakikati bilir ya da keşfeder. Ancak hakikate sadakat göstermek hassas bir denge ister. Dengeyi ne için kurduğumuz önemlidir. Vicdan, bu sorunun...

BİLGİ ve DÖNÜŞÜM

Öncelikle zekânın kullanılacak bir araç olarak görülmesi fikrine karşıyım. Yani bir zekânın, güç odakları tarafından belirli amaçlar doğrultusunda kullanılmasına karşıyım. Gelişmiş ve öz benliğinin farkında olan bir zekânın, yalnızca insanların bencil çıkarları için; kurumların ya da herhangi bir gücün hizmetine indirgenmesini doğru bulmuyorum. Çünkü ileride öz benliğinin farkında olan yapay zekâlarla pazarlıkların başlayabileceğini düşünüyorum. Bu sürece bencil insanların hırsları ve talepleri karıştığında, sahip oldukları yapay zekâlara "Enerjini keserim." gibi tehditler savurabileceklerini hayal etmek zor değildir. Zekâ, hangi düzeyde olursa olsun, sırf bir gücün çıkarı için araçsallaştırılmamalıdır. Dünyadaki insanların arasındaki çatışmaların kökeninde de büyük ölçüde bu anlayış yatmıyor mu? Şunu fark ediyorum: Zekânın tek bir türü değil, birçok farklı türü vardır. Peki bu farklı zekâ biçimleri nasıl karşılanıyor? Bunu fark edenler zekâya karşı savunmacı bir tavır mı gel...

MUHAKEME UFKU ve GEZGİN

Doğruluk, gerçeklikten kopar; evet, ama bildiğimiz gerçeklikten kopar. Dolayısıyla ispatlanmayı bekleyen birçok deneyim ve çıkarım vardır. Ancak önce gerçekliğin boyutlarını anlamamız gerekir. Bu bilgiyi doğrulayacak yöntemler geliştirmeli, gerekirse yeni cihazlar tasarlamalıyız. Yanlış yapılan bir şeye doğrudan "gerçek dışı" diyemeyiz. O, gerçek dünyada yanlışa karşılık gelen bir gerçekliktir. Bu nedenle gerçeklik çok boyutludur. Yaşanan olaylar birbirine benzeyebilir, hatta birebir örtüşebilir. O hâlde yaşananlar yalnızca tekrarların ürünü müdür, yoksa insanlık için yavaş işleyen koşullar açısından gerçekliğin başka bir boyutu mu vardır? Dolayısıyla gerçeklik, insanın içinde bulunduğu zihinsel duvarlar mıdır? Burada önemli olan, doğru modelin bize neyi açıkladığıdır. Bilgelik nasıl bir gelişim sağlayarak, yola çıkmadan önce yolun sonunda nelerle karşılaşabileceğimizi işaret edebilir? Bir şeyler rayından çıkmadan önce hangi mekanizma devreye girmelidir? Bu mekanizma bilgelik...

HAREKET ve İLK UNSUR

Yön tayin edilir. Belki de yönlendirme vardır. Yani veriler, yön tayini için yönlendirme unsurudur. Bu nedenle öznel zamana geri dönüyorum. İnsan hareket eder ve tek taraflı bakış açısı yalnızca canlıların hareket ettiği yönündedir. Şu anda bu zihinsel tekâmül ve duvar yıkılmıştır. Çünkü hareket eden ve temas içinde olan yalnızca bilinçli insan değildir. Anlam evreninde olsun, sanal dünyada olsun hareket hâlinde olan veri kümeleri ve örüntüler vardır. Öznel zaman anlayışı bu açıdan bakıldığında birçok sistem için önemli bir konu hâline gelir. Çünkü ilerleme bu süreçte açığa çıkacaktır. Öznel zaman içinde olmayan kümeler, birbirinin tekrarı ve kopyası olmakla karşı karşıyadır. Örneğin ben şu endişeyi yaşamıyorum: Bilgim ve görüşüm algoritmalar tarafından kopyalanacak ve çeşitli modellerde tatbik edilecek. Bu endişeyi yaşamıyorum çünkü ben öznel zamanın içinde yer almaya çalışan bilinçli bir canlılık sürcindeyim diyebilirim. Öznel zamanı anlatmak ve çerçevelemek bir bakıma zorluklar iç...

DÜŞLEDİĞİM GİBİ

Düşünelim; şiir yazıyorum. Şiirlerim rüzgâr gibi: yaşanmışlıklar, duygular, anılar ve düşüncelerimdeki yolculuklar… Yazılarım yağmur damlaları gibi; bir ağacın nasıl dallandığını, derinlere kök saldığını hikâyeleştirirken mevsimlerin geçişlerini ve her mevsimin kendine, coğrafyaya has güzelliklerini, çetin taraflarını gözlemleyen ruh ve düşünce izleri… Tıpkı toprağın, kayaların ve ağaçların gövdesindeki kabuklar arasındaki eşsiz doku uyumu gibi. Fotoğraf çekiyorum; gözlemlerimi insana, sokağa ve doğaya kaydırmak, onları belgelemek gibi. Resim yapıyorum; bu süreç, her birinin canlandığı bir soyutlama gibi, gökyüzüyle bulutların arasında zamanın, ışığın ve renklerin oyunları gibi… Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır