Issız bir ormanda buluyorum kendimi. Ağaçların hepsi kömürleşmiş, yanmış gibi duruyor. Hava karanlık ve kasvetli. Dar bir orman yolunda yürüyorum.
Bu kömürleşmiş ağaçların arasında ilerlerken şato gibi bir yerleşim yeri karşıma çıkıyor. Kapısı ardına kadar açık. İçeriye giriyorum. Merdivenlere doğru yürüyorum ve yukarı çıkmak için dik merdivenleri kullanıyorum. Sonra alçak, küçük birkaç kapıyla karşılaşıyorum. Açık olan kapılardan birinden içeriye girdiğimde, inanç ve manevi düşünceyi temsil eden üç ruhani kişilikle karşılaşıyorum. Sayıları kesin değil; üç ya da dört kişi olabilir.
Beni görünce hep bir ağızdan, “Seni bekliyorduk.” diyorlar.
Ben anlam veremiyorum. Fakat kenarda, bir divanda 35-40 yaşlarında, uzun sakallı bir adam yatağına uzanmış yatıyor. Beni yanına çağırıyor. Yanına oturduğum anda ruhunu teslim ediyor. Ardından ayağa kalkıyorum ve pencereye doğru yürüyorum. O kömüre dönmüş ağaçlar birden yeşermeye ve çiçek açmaya başlıyor. Kasvetli hava dağılıyor ve yerini güneşli bir hava alıyor. İçim huzurla doluyor.
Sonra bana beyaz bir elbise giydiriyorlar. Bu kısmı ilk defa bu kadar açık şekilde anlatıyor olabilirim. Beni mahşer günü gibi kalabalık bir alana götürüyorlar. Oradaki insanların önüne çıkarıyorlar. Bütün insanlar beyaz elbiseler içinde beni sevinçle karşılıyorlar. Şato'da sevgi dolu adamla karşılaştım. Bana tebessüm etti, sonra huzura ermişti. Odadaki insanların hiçbiri bana yabancı gelmemişti.
Bu rüyayı gördüğümde sürekli yeni bir çağ beklentisi içine girdim. Böyle büyük orman yangınlarının günümüzde yaşanacağını aklıma getirmezdim. Dünyadaki bitmeyen orman yangınlarını düşündüğümde rüyam bugünlerde tekrar aklıma geldi. Bu rüyanın merkezine kendimi koymadan ileriye baktım. Bir müjde bekler gibi o yeni çağı bekledim. Şimdi ise bu çağın artık oluşmaya başladığını kavrıyorum ve dikkatli olmaya çalışıyorum.
Açıkçası bana tarihsel bir referans gerekiyordu. Bu referansı Montaigne dönemine benzeyen bir sürece yakın görüyorum. Çünkü onun yaşadığı dönemde de savaşlar vardı. Kayıplar derindi, yıkımlar vardı. O, insanı kendinden yola çıkarak sorguladı. Montaigne bize doğrudan bir cevap vermiyor. İnsanca ihtiyacımız olan şeyi, yaşamındaki tercihleri ve düşünme biçimiyle bize fısıldıyor. Yani dönüp kendimize bakmalıyız. Yaşadığı dönemde savaşlar, korkular ve belirsizlikler vardı. O da bütün bu karmaşanın içinde kendi iç dünyasını bir araştırma alanına çevirdi. Bu, kaçış değildi; tam tersine insanın dış dünyayı daha bilinçli karşılayabilmesi için bir hazırlıktı.
Montaigne'in önerisi bir yargı değil, bir yöntem olarak görülebilir. Belki de Montaigne'den aldığımız şey bir cevap değil, bir yöntemdi. Bu yöntem belki de şuydu: Önce bak, gözlemle; kendini de bu gözlemin içine, yeri geldikçe dahil et.
Onun bir kulede yaşamış olması da bana ilginç geliyor. Michel de Montaigne, şatosunun kulesindeki bir odayı kendine çalışma alanı olarak düzenlemişti. Orası onun kitaplarıyla, düşünceleriyle ve gözlemleriyle baş başa kaldığı bir yerdi. Bu, dünyadan tamamen kopmuş bir inziva köşesi değildi. O kule, dışarıdan uzaklaşarak dünyayı daha iyi gözlemlediği bir bakış noktası gibiydi.
Rüyamda da bir kule vardı. Benim iç dünyamda çok erken oluşmuş bazı imgeler, ilerleyen yıllarda karşılaştığım düşünürlerle ve fikirlerle çağrışım yarattı. Son zamanlarda dünya genelinde başlayan büyük orman yangınları konusu beni düşündürüyor. Çünkü rüyamda gördüğüm yanmış ağaçlar artık neredeyse rüya olmaktan çıktı; gerçek bir görüntüye dönüştü.
İnsan zihni bazen çağının büyük kaygılarını önceden sezgisel biçimde sembollerle taşıyabilir. Bu, geleceği bildiği anlamına gelmez. Fakat insan, doğayla, toplumla ve dünyayla ilgili derin endişelerini bazen çok erken yaşlarda imgeler aracılığıyla ifade edebilir.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder