Ana içeriğe atla

RUHUMUN KULESİNDEN: BEKLEYEN ŞATO - II

 “Seni bekliyorduk.” Bu söz karşısında içime derin bir sessizlik çöktü. Olacaklardan haberdar gibiydi. Yadırgamadım. Çünkü kendimi bir anda bütün bu yaşananların içinde bulmuştum. O ıssız orman yolunda, kömürleşmiş ağaçların arasında, hüzünlü bir ruh hâliyle yalnızca yürüyordum. Ağaçların ıssızlığı, rüzgârın esmeyişi düşündürücüydü.

Ağaçlara baktım. Sonra ağaçlar yeşerdi. Bu tablo üzerinde hep düşündüm. Yatağında uzanan ve ruhunu teslim eden adamla, ağaçların yeniden yeşermesi arasında nasıl bir bağ vardı?

Zamansız kayıplar ve varlıklar ilginçtir; trajediden doğuşa gidenler çoğu zaman aynı dönemlerde karşıma çıktılar. Yaşadıklarımız bizden bir şeyi alırken, başka bir şeyi bize hazırlıyor olabilir mi? Sanırım hepsinin bir yeri var.

Bu noktada aklıma Kafka'nın Şato romanı geliyor. Romanın başkahramanı K. adlı bir adamdır. K., bir köye gelir ve orada bulunan Şato'nun yöneticileriyle bağlantı kurmaya çalışır. Fakat bütün çabalarına rağmen Şato'ya ulaşamaz. Sürekli kapılar, görevliler, belgeler, yanlış anlamalar ve belirsizliklerle karşılaşır.

Rüyamdaki şato ise beni davet ediyordu. Ama önce cesaretim sınıyordu. Ormanın ve şatonun genel atmosferinde tekin olmayan bir duygu vardı. Kömürleşmiş ağaçlar, kasvetli hava, ıssızlık, dar bir orman yolu ve sessiz bir ilerleyiş… Sonra rüyanın atmosferi tamamen değişiyor. İçeride sevgi dolu bir karşılaşma, tebessüm eden bir adam, ardından yeniden yeşeren orman ve güneşle birlikte gelen huzur... Yani rüyanın dili iki farklı atmosfer kuruyor: Yıkımın sessizliği ve yeniden doğuşun aydınlığı.

Bu durum, içinde yaşadığımız çağın yeni bir dönemin ayak sesleri olduğu düşüncesi bende güçleniyor. İnsanlık olarak sanki hep birlikte o ormandan geçiyoruz. Bence bu rüya, insan bilincinin dünyayı döngüsel bir bağlam içinde nasıl etkileyebileceğini de düşündürüyor. Montaigne'in yaptığı da bir bakıma buydu: Dış dünyadaki karmaşanın içinde insanın kendi içsel yerindeki sürece dönmesi.

Bugün ise soru biraz daha genişlemiş durumda: İnsan, kendi bilincini dönüştürmeden, kendi yarattığı dünyayı dönüştürebilir mi?

Bilinç bir etkileşim yaşıyor ve dönüşüm başlıyor. Bu sürecin içinde hazır olanlar da var, henüz hazır olmayanlar da. Tarihe baktığımızda, büyük değişim dönemlerinde gerçekten de böyle bir ayrışma görülür. Aynı çağ değişimi, farklı insanlar tarafından farklı biçimlerde yaşanır.

Rüya, bilinç ve maddi dünya arasındaki ilişki üzerinde de durulabilir. İnsanın maddi dünyayla kurduğu bilişsel etkileşim ile rüyalar ve içsel metamorfoz arasında nasıl bir bağ olduğu sorusu üzerinde düşünmeye değerdir.

Kısacası, bugün içinde yaşadığımız dünya neyin eseridir?

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...