Eğer şato tamamen yıkılmış olsaydı, bu sadece bir çöküş anlatısı olurdu. Fakat şato duruyor. İçinde insanlar var. Tarihsel açıdan da bazı büyük dönüşümler böyle gerçekleşmiştir. Eski kurumlar bir anda yok olmaktan çok, kendi içlerinden yeni fikirler üretmeye başlarlar. Örneğin Rönesans döneminde Avrupa’nın eski dinsel ve feodal yapıları devam ederken, aynı yapının içinde yeni insan anlayışı, bilim ve sanat gelişti.
Güç, kendisini korumak için mi vardır; yoksa kendini dönüştürerek yaşamın devamına katkı sunmak için mi? Eğer iktidar sadece kendini koruyan bir taş yapıya dönüşürse çevresindeki ağaçlar kuruyabilir. Ancak içinden dönüşen bir bilinç doğarsa, aynı yapı yaşamla yeniden ilişki kurabilir. Gerçek dönüşüm, iktidarın el değiştirmesi midir; yoksa iktidar anlayışının değişmesi midir?
Burada döşeğine uzanmış o orta yaşlı adamın, içeride biriken beklentilerin görünür olma zamanının geldiğini işaret ediyor olması düşünülebilir. Bu durum aynı zamanda çağımızda kurulan kavramların, ilişkilerin, yeniliklerin ve keşiflerin süresinin eski dönemlere göre kısalması fikrini de aklıma getirdi. Önceden yüz yıllara yayılan yenilikler ve değişimler, günümüzde bazen onlarca yıl içinde gerçekleşebiliyor. Genelde arketip yaklaşımı içinde değerlendirildiğinde; ak sakallı bilge, yüzyılların biriktirdiği deneyimi sembolik olarak ifade ederken, orta yaşlı siyah sakallı figür henüz tamamlanmamış fakat dönüşümün içinde olan bilinci ifade ediyor olabilir.
Bu hız, insanın alıştığı tarihsel ritmi zorlayan bir durum oluşturuyor. Eskiden bir kuşağın öğrendiği dünya, sonraki birkaç kuşak boyunca geçerli kalabiliyordu. Bugün ise bir insanın yaşamı içinde bile teknolojik ve toplumsal paradigmalar değişebiliyor. Yanmış ağaçlar da burada sadece bir yıkım değil; hızlanan dönüşüm çağında bazı eski yapıların ve alışkanlıkların artık sürdürülemez hâle gelmesini sembolize ediyor olabilir.
Eski biçimler çözülürken yeni yaşam biçimleri doğmak zorunda. Dünya yanarken bile yolunu kaybetmeyen kişi, yeni baharın habercisi olabilir. Geçmişin içinde yaşamıyor, ama geçmişi unutmuyor. Geleceğe yürüyor, fakat yol üzerindeki yaraları görmezden gelmiyor.
Rüyamdaki en güçlü ayrıntılardan biri bence hâlâ şu: O adam beni görünce tebessüm ediyor. Çünkü bütün bu yıkımın ortasında ilk gerçek temas orada gerçekleşiyor. Sanki rüya, “Dışarıdaki dünya yanabilir, ama bilinçler arasında kurulan bağlar yeni başlangıçlar yaratabilir.” diyor gibi.
Bilemiyorum. Belki hâlâ rüyanın içindeyiz. Gerçeklik nedir ve onu nasıl anlarız? René Descartes rüya ile uyanıklık arasındaki ayrımı sorgulamıştı. Zhuangzi ise meşhur kelebek rüyasıyla insanın algısının sınırlarını düşündürmüştü.
Gördüğüm şey bana neyi fark ettiriyor? Belki de Gezgin’in yolculuğu burada başlıyor. Gezgin, sadece dış dünyayı dolaşan kişi değildir; kendi bilincinin derinliklerinde de yol alır.
Bu yaşadıklarımızın tam önemini bilmiyorum; fakat onları kavramaya ve bağımsız bir düzlemde ilişkiler ağı içinde anlamlandırmaya özen gösteriyorum. Şatoda önemsendiğimi gördüm. Burada asıl olan nedir? Neden önemsendim? Çok üzerinde durmadım. Fakat bir cevap varsa, bunun bakışımın ve düşüncelerimin zaman içinde olgunlaşmasına bağlı bir unsur olabileceğini düşünüyorum.
İnsanlık ortak bir düş görüyor. Ve hepimiz bu düşün içindeyiz. Gezgin olarak bu cümleleri kuruyorum. Herkes kendi bakışı içinde ortak bir alana bakıyor. Bugün bize uzak olan bir durum, yarın bize yaklaşabilir. Kendi penceremizden gördüklerimiz, ortak insanlık hikâyesine bırakılan küçük bir iz olabilir.
Dünyayı değiştirmek için önce onun hikâyesini kavrayan bir göz gerekir. Bunun önemi nedir? Örneğin şatoda bekleyenler bir kıvılcım mı bekliyorlardı? O felaketleri görmüş olan bir gözün, yeniden doğuşun başlangıcını getirebileceğini mi düşünüyorlardı?
Kurulu Dünya
Bu yanık türküler hasret kokar.
Işıksız geceler, susuz saatler.
Garip bir vazo çiçek aramaya çıkmış.
Zifiri karanlığın ortası.
Derinden gelen gong sesiyle,
“Yemek saati geldi.” derler.
Derinden gelen ikinci gong sesiyle,
“Ölüm saati geldi.” derler.
Derinlerden gelen üçüncü gong sesiyle de,
“Ruhun özgürce uçmak istiyorsa,
artık her şey senindir, sana verdik.” derler.
Buna rağmen ışıksız gecelerin,
susuz saatlerinde göremedim yüzümü.
Duyamadım sesimi.
Tabağım boşlukta asılıyken,
elimdeki çatal sanki yok gibiydi.
Açlıktan son nefesimi verdiğimi hatırlar gibiyim.
Yüreğim ve kanatlarım olmadan nasıl uçarım?
Hiçbir şey istemem, bana çocuklarımı verin yeter.
Özgürlüğün meşalesini sonsuza kadar onlar yakacak, bilirim!
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder