Ana içeriğe atla

RUHUMUN KULESİNDEN: ŞATONUN İKİ YÜZÜ ve DÖNÜŞÜM - V

“Mutlak iktidarlar ve sonuçları” başlığı altında tarihe baktığımızda oldukça geniş bir tablo ortaya çıkar. Buradaki temel mesele, gücün tek merkezde toplanması ve denetlenme biçimidir. Tarih boyunca birçok toplumda güçlü merkezî yönetimler ortaya çıktı. Bunun bazı nedenleri vardı: savaş dönemlerinde hızlı karar alma ihtiyacı, büyük devletleri yönetme gereği, ekonomik ve askerî kaynakları tek elde toplama isteği.

Örneğin Avrupa’da Louis XIV, “Devlet benim.” anlayışının sembollerinden biri hâline geldi. Saray, ordu ve bürokrasi merkezileşti. Bu yapı kısa vadede düzen, askerî güç, büyük projeler ve devlet kapasitesi sağlayabiliyordu. Ancak bu gibi süreçler uzun vadede başka sorunlar doğurabiliyordu. Mutlak iktidarlarda bilginin bozulması önemli bir sorun hâline gelebilir. Yöneticinin çevresindeki insanlar çoğu zaman gerçekleri değil, duyulmak istenenleri söylemeye başlayabilir. Bu durum kararların gerçeklikten kopmasına yol açabilir.

Tek merkeze bağlı sistemler bazen değişen koşullara uyum sağlamakta zorlanabilir. Çünkü eleştiri mekanizmaları zayıflar. Ekonomik eşitsizlikler, ayrıcalıklar ve temsil eksikliği zamanla büyük tepki biriktirebilir. Sistem tek bir kişinin yeteneğine veya karakterine çok bağlıysa, güçlü liderden sonra istikrarsızlık yaşanabilir.

Mutlak iktidarların sınırları çoğu zaman toplumsal dönüşümlerle ortaya çıktı. Fransız Devrimi, mutlak monarşiye karşı yurttaşlık, eşitlik ve temsil taleplerini yükseltti. Modern anayasalar, gücü sınırlama ve kurumlarla dengeleme arayışı getirdi. Demokratik sistemler ise iktidarın dönemsel olarak değişebilmesi fikrini güçlendirdi.

Mutlak iktidarda enerji tek bir merkezde yoğunlaşır. Modern kurumlarda ise bu enerji; yasama, hukuk, toplum, bilim, kültür ve ekonomi gibi farklı alanlara dağıtılmaya çalışılır. Belki tarihsel derslerden biri şudur: Yoğunlaşan güç kısa sürede büyük işler yapabilir; fakat dönüşemeyen ve kendini denetleyemeyen güç zamanla kendi ağırlığı altında kırılabilir.

O yanmış ağaçlar, mutlak iktidarların sonuçları açısından sembolik bir mesaj veriyor olabilir mi?

Yanmış ağaç imgesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü ağaç, insanlık kültüründe çok eski bir semboldür. Kökleri geçmişi, geleneği ve hafızayı; gövdesi sürekliliği ve yaşam taşıyıcılığını; dalları ve yaprakları ise geleceği, gelişmeyi ve çoğalmayı temsil eder.

Bir ağacın yanması sembolik olarak yalnızca bir kayıp değildir; bir yaşam düzeninin zarar görmesi anlamına gelebilir. Tek merkezde aşırı yoğunlaşan güç, çevresindeki yaşam alanını tüketebilir. Nasıl ateş kontrolsüz kaldığında ormanı yakarsa, denetimsiz güç de toplumun yaratıcı damarlarını, özgür düşüncesini ve çeşitliliğini zayıflatabilir.

Yanmış ağaçlar geçmişin izlerini taşıyor olabilir. Yanan bir ağaç tamamen “yok” değildir; gövdesi hâlâ geçmişteki yaşamın kanıtıdır. Tarihte de baskıcı dönemler sona erse bile bıraktıkları izler uzun süre kalabilir.

Fakat rüyanın devamı çok önemlidir: Bahar geliyor.

Yıkılan yalnızca bir yapı değildir; biriken enerji yeni bir biçim arar. Eski orman yanarken bile tohumlar toprağın altında kalabilir.

Önce ağaçları gördüm. Ağaçlar yanmıştı, ama şatoda bir zarar yoktu. Taş bir şatoydu. Sonra şatonun içinde, döşeğinde uzanmış sakallı orta yaşlı adamla karşılaştım. İlginç olan, bu adamın tanıdığım hiçbir kimseye benzememesiydi. Genelde bilge kişiler ak sakallı figürler olarak düşünülür. Fakat bu adamın sakalları siyahtı.

Yani karşımızdaki figür, “eski bilge” değil; belki de yeni bir çağın bilgesi olarak düşünülebilir. Tanıdık bir yüz olmaması da dikkat çekicidir. Bu durum, rüyanın belirli bir kişiyi anlatmaktan çok bir arketipi, yani insan zihnindeki evrensel bir sembolü işaret ediyor olabileceğini düşündürür.

Yanmış ağaçlar, zarar görmüş yaşam alanını; ayakta kalan taş şato, eski ve güçlü yapıyı; içindeki siyah sakallı adam ise yeni bir bilinç veya dönüşüm taşıyan figürü temsil ediyor olabilir. Sonrasında gelen bahar ise yenilenmeyi anlatır.

“Enerji dönüşümü” kavramıyla bağlarsak, rüya sanki bir tarih döngüsü anlatısı gibidir.

Soğukkanlılığı ve tebessümü dikkat çekiciydi. Göz göze geldiğimiz anda yüzünde beliren o tebessüm, sanki uzun bir yolculuğun ardından duru bir suya kavuşmuşum gibi içimde derin bir huzur bıraktı.

Dünya değişirken gerçek bilgelik, yıkımın karşısında donup kalmak değil; yeni bir başlangıç ihtimalini görebilmektir.

“Seni bekliyorduk.” ifadesi bir ümitsizlik ifadesi olabilir mi?

Yani ağaçlar yanmış ve ellerinden bir şey gelmiyordu belki. Çünkü eski kabuller “buraya kadar, ötesi yok” dedirtmiş ve onları bir beklenti içine sokmuş olmalıydı. Bu ilginçtir. Çünkü burada varoluşsal bir süreç izlenimi vardır. Eski yapı hâlâ duruyor, fakat yaşam enerjisi zarar görmüş durumda. Yeni bir anlayış gerekiyor.

Şatodakileri iktidar bağlantısı veya uzantısı olarak düşünürsek, burada çok ilginç bir süreç gelişiyor: Ağaçların yanmasıyla İktidar dışarıdan değil, içeriden dönüşüyor.

Ve dönüşmüş durumda.

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...