Beyaz elbise giydiriyorlar. Benden bilgi veya bir öneri talep etmiyorlar. Korku yoktu, çekince yoktu, zorlama yoktu; sükûnet vardı. Sonra beni beyaz elbiseler içinde olan binlerce insanın içine götürüyorlar. Onları görebileceğim yüksek bir yere çıkarıyorlar. Ben onlara bakarken “Nasıl olacak?” duygusuna kapılıyorum. Bana bakıyorlar ve mutlular. Bunun sebebi baharın gelmesi de olabilir. Ormandaki bütün ağaçlar yeşerdi ve çiçeklendi.
Bu, insanlık tarihindeki birçok büyük dönüşümde görülen bir temaya benziyor: Bir düşünce, bir sanat anlayışı veya bir bilimsel keşif ortaya çıktığında insanlar bazen sonucun hızına şaşırır. Fakat o sonuç, görünmeyen uzun bir hazırlığın ardından gelir. Burada çok eski bir doğa sembolü var. Ateş bazen yalnızca yok edici değil, bir döngünün parçası olarak da görülür. Ormanlarda bazı ekolojik süreçlerde yangın, yeni yaşam döngülerinin başlamasına katkıda bulunabilir. Rüyanın diliyle bu, “yıkımın kendisi iyi” demek değildir; daha çok hayatın dönüşüm gücünü vurguluyor olabilir.
Felsefede özne meselesi de tam burada önem kazanır. İnsan kendisini sadece sahip olduğu özelliklerle tanımlamaz; dünyayla kurduğu ilişkiyle de kurar. “Ben” sadece kapalı bir ada değildir; gördükleri, anlam verdikleri ve bağ kurduklarıyla oluşur. Özne, yalnızca “ben” kavramından çok bilinç ve benlikle yakın durabilir. Buradaki hikâye, hikâye olmaktan çok benlik ve bilinç arasındaki tarihsel anlamdaki diyaloğun kesişimidir. Çünkü hikâye gibi duran bu rüyamın içinde arketip karakterler ve olaylar var. Benlik, kendini yalnızca kendi yaşamında mı bulur; yoksa insanlığın ortak bilinç yolculuğunun bir parçası olarak mı keşfeder?
Bu sebeple referanslarımı tarihsel süreçlerden ve Montaigne gibi düşünürlerin özel durumlarından alıyorum. Çünkü Montaigne’in yaşadığı dönem, gerçekten ilginç bir düşünsel yaklaşımın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. O, bir çağın sona erdiğini ve başka bir çağın doğmakta olduğunu kavramış bir düşünürdü. Orta Çağ’ın kesinliklerinden uzaklaşan, Rönesans’ın insan merkezli sorgulamasına yaklaşan bir dönemde yaşadı. Kendi içine dönerek “Ben neyim?” sorusunu sorması, aslında yalnızca bireysel bir içe bakış değil; insanlığın kendine yeni bir gözle bakmaya başlamasının işaretlerinden biriydi.
Şunun farkındayız: Bu çağ çok farklı. Tarih boyunca bazı dönemler kendi içinde bir kırılma duygusu yaratmıştır. Montaigne’in yaşadığı Rönesans da böyleydi. İnsan eski otoriteleri sorgulamaya, bireyin iç dünyasına ve deneyimine daha fazla yönelmeye başlamıştı. Varoluşsal köklü sorular değişmezken cevapları değişiyor. Çünkü bazen insanlık bir soruya yeni cevap bulmadan önce, o soruyu sorma biçimini değiştirir. Montaigne’in yaptığı da buna yakındı. “Ben” üzerine düşünürken aslında yeni bir insan anlayışının kapısını açtı. Bugün de kuantum teknolojisi, genetik, uzay ve iklim gibi alanlar bizi aynı temel sorulara başka bir yerden baktırıyor.
Bence insan bilinci evrensel açıdan acı çekiyor. Yüzleşme konusunda ise hâlâ kafasını kumdan çıkaramıyor. Çünkü köklü soruları bizler geçiştiriyoruz. Geçiştirmeyenleri suçluyor, onları ürpertici buluyor ve küçümsüyoruz. Bu rüyada anlatılanın bir yönü de bence şu: İnsanlar köklü sorular karşısında aslında yalnızlar. Ölümü kimse bir başkasına anlatamaz. Ama ölümle yüzleşir. Ormanların yandığını ve ağaçların yok olduğunu gören insan, bir ağacın yüzlerce yıllık geçmişini ondan dinleyemez. Ama ağaç yanarken orada olan insan, o ağaçla ve yangınla yüzleşir. Fakat temelinde tabiata bakarken bir bakışı ve felsefesi yoksa, gördüğü hâlde her şeyi yalnızca tüketilecek, kullanılacak veya dönüştürülecek bir nesne olarak değerlendirebilir.
Bir insan bize ölüm hakkında binlerce cümle kurabilir; filozoflar, sanatçılar ve dinler yüzyıllardır bunun üzerine düşünebilir. Ama hiç kimse başka bir insanın yerine ölümü deneyimleyemez. İnsan ancak kendi bilinciyle onun karşısına çıkar. Belki insanın temel yalnızlığı da burada başlıyor. Çünkü bazı soruların cevabı başkasından alınmaz; ancak kişi o soruların karşısında kendi bilinciyle durur.
Ama bu yalnızlık tamamen umutsuz bir yalnızlık değildir. Çünkü felsefe, sanat ve bilim tam da bu yüzleşme anlarından doğuyor. Sokrates’in sorgulaması, Michel de Montaigne’in kendi benliğine dönüşü ve Friedrich Nietzsche’nin değerleri yeniden sorgulaması, farklı dönemlerde aynı temel hareketin örnekleri olarak görülebilir. İnsan, kaçındığı sorulara geri dönmek zorunda kalır.
Bu düşünce Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in doğa–bilinç ilişkisiyle de kesişir. Hegel açısından insan bilinci yalnızca dış dünyayı görmez; kendi varlığını da o karşılaşma içinde keşfeder. Doğa karşısındaki şaşkınlık, insanın kendi bilincinin farkına varmasının bir parçasıdır.
İnsanlığın vereceği cevaplardan sonra, tabiat yetkin hükmünü ortaya koyacaktır.
Cam Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder