Ana içeriğe atla

SURET ve GERÇEKLİĞİN İÇ HAREKETİ

İnsan bir suretin içinde, benzer suretlerle diğer sureti bir şekilde yok ediyor. Ama biz varlığın ilk suretine bakarken aynı sanıyoruz. Dolayısıyla nesneler zamanı, hafızayı ve bunlara bağlı olan ilişkileri manipüle ediyor. Her şey, bir monolit ile uyanan merakla; suretin içinde benzeyen ve sürekli konuştuğumuz ruh hâlimizi, monolit ile görünür kılıyor.

Bunlar felsefi açıdan insanın anlayışı ve kavrayışı ile ilişkilendiriliyor. Varlık, suretler aracılığı ile sarmal şekilde bir üst Tin'e ulaşıyor. Gladyatör II filminde bu, çok bilinçli olmasa bile bir şekilde senaryo bağlamında anlaşılır olmuş. Roma'daki merkezde duran iktidar yozlaşmış. Tin bu toplumsal düzende çarpışık. Ama bir Lucius var. Böylece Tin'in kendine ait, evrensel ölçekte özerk bir alanı olduğunu keşfetmiş oluyoruz. Çünkü Lucius rüyalarında önemli imgeler, yani onu uyaranlarla karşılaşıyor. Lucius henüz bilinçli olarak kavramadan önce, rüyalar aracılığıyla bazı imgelerle karşılaşıyor. Bu imgeler ona bir şey söylüyor, daha doğrusu onu bir yöne doğru uyarıyor. Böylece bilinç, Tin'in hareketinin başlangıç noktası olmaktan çıkıyor.

Filmin ilk sahnesinde Lucius bu şiiri okuyor:

Cehennemin kapıları gece gündüz açıktır;
İnişi pürüzsüzdür ve yordamı kolaydır.
Lakin geri dönüp neşeli gökleri görebilmek,
İşte asıl marifet ve büyük emek buradadır.
Vergilius Maro

Bu şiir, Publius Vergilius Maro'nun Aeneis adlı eserinin VI. kitabında yer alan dizelerden gelir. Aeneis'te yeraltı dünyasına iniş ve oradan geri dönüş bağlamında söylenen bu sözler, Gladyatör II filminde Lucius'un hikâyesinin başına yerleştirilerek onun dönüşümüne dair güçlü bir anlam alanı oluşturur. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, aşağıya inmenin kolay, geri dönmenin ise asıl emek olmasıdır.

Lucius'un tarihsel gerçekliği ile filmdeki Lucius'u da birbirinden ayırmak gerekir. Roma döneminde yaşamış tarihsel bir Lucius vardır; ancak Gladyatör II filminde karşımıza çıkan Lucius, tarihsel gerçeklikten hareketle senaryolaştırılmış ve yeniden kurgulanmış bir karakterdir. Dolayısıyla filmdeki Lucius'u doğrudan tarihsel gerçekliğin kendisi olarak değil, tarihsel bir suretin sanatsal yeniden üretimi olarak ele almak gerekir. Bizim burada ilgilendiğimiz de tam olarak bu ayrımdır: Gerçek tarihsel kişi ile ortak hafızada, sanat yoluyla ve zaman içinde yeniden oluşturulan Lucius sureti arasındaki dönüşüm.

O zaman felsefi açıdan bakarsak Tin, iç yapıların tabiatın hareketidir. Bu nedenle suretlerle kurulan iktidarlar, tabiatın iç hareketlerinden soyutlanmış iktidarlara dönüştüğünde değişim içeriden başlıyor ve çöküş kaçınılmaz oluyor. Neden aklıma enerji geliyor? Yani Tin enerji mi, dolaşım mı, aktarım mı? Dolayısıyla dönüşüm için hangi koşullar gerekiyor? Tin, varlıkların içinde bulunan bir madde değil; varlıklar arasındaki oluşu ve dönüşümü mümkün kılan içsel harekettir.

Aktarım için gerekli unsurlar... Bir şeyin aktarılabilmesi için önce hareket hâlinde olan bir kaynak gerekir. Hareket kendi başına görünmez; bir taşıyıcı üzerinden ilerler. İnsan olabilir. Dil olabilir, sanat olabilir, hafıza olabilir, bir kurum olabilir, bir nesne olabilir. Aktarımın gerçekleşeceği bir karşılaşma alanı gerekir. Alıcının açıklığı gerekir. Bir sistem tamamen kapalıysa aktarım gerçekleşemez.

Bu süreci yine enerji kavramına getirmek istiyorum. Üç türlü enerji. Filmdeki temaların yüklendiği anlamlar enerjileri taşıyor. Roma'da çarpıtılan, gerçeklikten uzaklaştırılan merkezi iktidar var. Diğer yanda Lucius'un, tarihsel kişilerden ve onlardan türeyen suretlerden oluşan bir Tin'i var. Lucius'un dönüşümü bu süreçlerle ilintili. Dolayısıyla taşıyıcı aslında bir şekilde dönüşüyor ya da dönüşemiyor. Dolayısıyla enerji kavramı gündeme geliyor. Tin'in hareketi taşıyıcıların içinde gerçekleşir; fakat taşıyıcının dönüşebilme kapasitesi, Tin'in o yapıdan geçip geçemeyeceğini belirler.

Dolayısıyla bu bakışla kendi şu anki tarihimize ve içindeki olaylara bakalım. Tin yapay mı, yoksa gerçekten üçüncü, dönüşen enerjinin izini sürebilir miyiz? Bunu yaparsak dünyanın Tin tarihini okumaya başlarız. Bir dönemin Tin'ini, o dönemde hangi enerjinin hangi taşıyıcıya aktarıldığını ve bu aktarımın hangi yapıları dönüştürdüğünü izleyerek arayabiliriz. “Tin” bir inanç kavramı olmaktan çıkıp tarihin okunması için kullanılabilecek bir araştırma kavramına dönüşebilir.

Dikkat edelim: Taşıyıcı Lucius'un taşıdığını mı taşıyacak, yoksa Roma'nın yozlaşmış süreçlerini mi çoğaltacak? Tin'in taşıyıcısı, aldığı örüntüyü çoğaltan değil; onun içindeki çelişkiyi dönüştürerek yeni bir ilişki biçimi üreten taşıyıcıdır. Karma tek bir kavram değil, eyleme bağlı kavramlar ve kavram karmasıdır. Tabiatın kendi iç hareketlerinin insan, toplum, tarih, sanat ve düşünce içinde ortak bir bütünlük olarak görünmesidir. Tin, tabiatın kendisine dışarıdan eklenen bir anlam değil; tabiatın iç dinamiklerinin giderek daha karmaşık ilişkiler içinde kendisini görünür kıldığı ortak bütündür.

Sanat, Taşıyıcı ve Tin. Sanat, bir sureti üretir; taşıyıcılar o sureti dolaşıma sokar; dolaşım ise daha geniş bir ortak bütünlüğün görünürleşmesine katkıda bulunur. Tarihi yalnızca olayların sıralanması olarak değil, sanatın, taşıyıcıların ve insanlığın ortak bütünlüklerinin birbirini dönüştürdüğü bir süreç olarak okumaya başlıyoruz.

Konuştuğum Tin, bütün hakikat saydığımız süreçlerin aslında kopya olduğu düşüncesini gündeme getiriyor. Ve bu suretleri zamanla insanların ortak hafızaları ile yarattığımızı görüyoruz. Yani bu önemli tarihsel kişiler aslında o dönemin değerlerini ve erdemlerini yansıtan sanal suretler. Ama şunu da fark ettik: Bu görüşümüzün hangi dönüşümler ve hareketler sonucu tinsel alana taşınmış olduğunu görebiliyoruz. Şimdi gerçeklik ve gerçek bize yeni bir Tin alanının doğmuş olabileceğini fısıldıyor. Ama dediğim gibi, sanal suretler içinde yozlaşmış Roma'nın Tin'i içinde bu sanal suretleri çoğaltırsak hakikatin dinamiklerinden uzaklaşabiliriz.

Sistemin yüzünün altındaki ürkütücü taraflar görünür oldu. Yeni Tin, bu yönü göstermekten çok, olması gereken ölçütü tabiatın yüzüne dönerek kavrayacağımızı bize gösteriyor. Yeni Tin'i, sistemin kendi suretlerinde değil; tabiatın iç hareketlerinde, gerçeklikle kurulan ilişkide ve bu ilişkilerin yeni bir ortak bütünlük oluşturup oluşturmadığında aramak gerekiyor.

Can Ezgin   
Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...