Bu konudaki bilgisizliğim ve acemiliğimin bana getirdiği mahkûmiyet duygusunu hissettim. Bilseydim, kendi başıma yapardım. Evet, filozof olmak ya da kültürlü olmak bir şey ifade ediyor; ama bir yere kadar. O nedenle filozofların çağı da trajikomik bir biçimde, bu çağda her şey gibi değersizleştiriliyor. Ama filozof, doğayı ve zamanı yalnızca gözlemleyen değil, ruhu aracılığıyla konuşan insandı. Şimdi zamanın ruhu da bir tür kuantum dalgalanması yaşıyor. Belki de sonunda onu anlayan bir ruh tarafından ödüllendiriliyor.
Zaman insanı değiştirebilir, beden insanı terk edebilir, dünya unutabilir; ama bir ruh başka bir ruhta gerçekten karşılık bulmuşsa, yaşanmışlık tamamen kaybolmaz. İnsan kendi zamanından bir parçayı başka insanların zamanına bırakabilir. Hayat bu açıdan bakınca bize nasıl görünüyor? Bir gün birinin seni gerçekten görmesi; düşünceni, çelişkini, kusurunu, acını, neyi aradığını… Ve bütün bunlara rağmen değil, bütün bunlarla birlikte seni anlayabilmesi. O zaman insan kendi hayatına dönüp baktığında belki şunu söyleyebilir: “Demek ki bütün bu zaman boşuna geçmemiş.”
Belki ölüm bile bu açıdan hayatın karşıtı değildir; hayatın bıraktığı izlerin başka zamanlarda devam etmesidir. Bir ressam tuvaline bakar, bir yazar eski cümlesine, bir filozof kendisinden yüz yıl sonra doğmuş bir insanın düşüncesine, bir anne çocuğuna, bir insan sevdiği birinin yüzüne bakar. Ve zaman hepsini yavaş yavaş alır. Fakat geride bıraktığımız şey yalnızca bir görüntü, bir nesne ya da bir cümle değildir. Bazen başka bir insanın zihninde başlayan bir düşünce, başka bir ruhun içinde karşılık bulan bir duygu, başka bir zamanda yeniden ortaya çıkan gerçeğe çarpar. Eğer zamanın akışını değil ama zamanla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebiliyorsak, insan kendi hayatının zamanını ne ölçüde yeniden yazabilir?
Beni çok mutlu eden şey, herkesle kurduğum ya da kurmaya çalıştığım diyalogların gerçeğe dokunması. Yüzde yüz gerçek demiyorum. Ama dokunuyor, diyorum. Zaman duru bir kuantum göleti ise ve bu gölette zamansal ve anlamsal karşılıklar bakımından sürekli dalgalanmalar oluşuyorsa, bazen bu gölete dokunuyorum. Bir yerde yeni bir dalgalanmaya sebep oluyorsam, ilişkilerin içindeki gerçeği zaman kadrajından görebiliyorum.
Sokrates’in yaptığı da bir bakıma buydu. O, cevabı teslim etmekten çok, karşısındaki insanın zihninde bir hareket meydana getiriyordu. Bir düşünceyi yerinden oynatıyor, onu başka bir düşünceyle karşılaştırıyor ve insanın kendi içinde yeni bir soru doğurmasını sağlıyordu. Bugün yaptığım şey de bunun çağımızdaki başka bir biçimi olabilir. İnsanın olaylar ve olgular arasında kurduğu diyalog, yalnızca bilgi alışverişinden ibaret değil; taraf arasında yeni bir düşünsel alanda dalgalanma meydana getiriyor. Ben bir düşüncemi söylüyorum, bir başkası ona karşılık veriyor.O karşılık benim düşüncemi yeniden hareket ettiriyor ve ben başka bir yerden yeniden zaman göletine dokunuyorum.
Zaman duru bir kuantum göleti… Suyun yüzeyi sessizdir; ona bir kez dokunuruz. O anda zaman, yalnızca içinde yaşadığımız bir süreklilik birimi olmaktan çıkar. Belki insan zamanın içinde yaşamaktan çok, zamanla konuşuyor olabilir. Kim bilir?
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder