Mimar Sinan bir belgeselini izledim. Sina'ın hayatını ve eserlerine doğru ilerlediği süreci izlerken bugünün dünyasında eksik olan bir parçayı gördüm: kişinin kendi gelişim sürecini takip etmesi ve kendisini pratikte sınaması.
Mimar Sinan kendisini böyle bir sürecin içinde bulmuş. Bilgi ve becerilerini pratikte sınayabileceği, aynı zamanda yeni bilgi ve beceriler kazanabileceği bir ortamda yetişmiş. Kendini deniyor, kendini gözlemliyor ve hayatın içinde yapmak istediklerine doğru ilerleyen bir sürecin parçası oluyor.
Mimar Sinan'ın hikâyesini benim açımdan özetleyen şey bu.
Buradan günümüze döndüğümüzde ise sanki önemli bir eksik halka görüyorum. İnsanların eğitiminden söz ediyorum. İbn-i Sina'dan, Leonardo da Vinci'den, Mimar Sinan'dan yola çıkarak baktığımda, bireyin kendi gelişim sürecine gerçek hayatın içinde katılması aslında başlı başına bir uğraş. Fakat toplumun bunu bir eğitim biçimi olarak yeterince kabul etmediğini düşünüyorum. Burada ciddi bir eksiklik var.
Evliya Çelebi'yi düşünelim. O bir gezgin. Gezdiği yerlerde farklı insanlarla, kültürlerle ve olaylarla karşılaşıyor; gözlemliyor, notlar alıyor ve hayatı doğrudan deneyimliyor. Burada da benzer bir zihinsel yapı görüyorum.
Toplum elbette bireyi destekleyen bir yapı oluşturabilir. Örneğin Mimar Sinan'ın yetiştiği Hassa Mimarlar Ocağı gibi bir kurum, bireyin gelişimi için önemli bir zemin sağlayabilir. Fakat burada dikkatimi çeken başka bir mesele var: Bu kurumun içinden özellikle Mimar Sinan'ı ve onun öğrencilerini konuşuyoruz. Sinan'ın çıtayı yükseltmesi çok belirgin. Fakat onun ardından aynı ölçekte, aynı süreklilikte bir mimari gelişim zincirinin neden ortaya çıkmadığını da sormak gerekiyor.
Mimar Sinan hakkında çok sayıda kitap var. İki tür kaynak özellikle önemli görünüyor. Birincisi, Sinan'ın çağdaşı Sâî Mustafa Çelebi'nin yazdığı Tezkiretü'l-Bünyân ve Tezkiretü'l-Ebniye. Bunlar Sinan'ın hayatı ve eserleri hakkında temel birincil kaynaklar arasında. İkincisi ise modern çalışmalar içinde Gülru Necipoğlu'nun Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimari Kültür adlı eseri. Bu açıdan önemli bir kaynak.
Fakat benim asıl ilgilendiğim şey, yalnızca Mimar Sinan'ın kim olduğu değil; Mimar Sinan'ın gelişim süreci. Çünkü her yapı kendi zamanının ve kendi koşullarının özgünlüğünü yansıtabilmeli. Benim anlamaya çalıştığım asıl mesele ise şu: Herkes lalelerin arasında birer lale iken, Mimar Sinan mecazi anlamda nasıl bir güle dönüştü? Burada Sinan'ın hayatına yalnızca bir biyografi olarak bakmıyorum. Dönüşüm kavramını araştırıyorum.
Sinan hayatında problemlerle karşılaşıyor. Yalnızlıklar yaşıyor. Devşirme sisteminin içinde yer alıyor. Ailesinin Hristiyan kökenli olduğu, daha sonra farklı bir kültürel ve inanç çevresine girdiği biliniyor. Çocukluk ve ergenlik döneminde önemli dönüşümler geçiriyor. Daha sonra yetenekleri fark ediliyor ve ocağa alınıyor.
Burada bir dönüşüm söz konusu. Fakat benim için önemli olan, bu dönüşümün içinde Sinan'ın merakını, tutkusunu ve becerisini nasıl koruduğu ve geliştirdiği.
Kültürel ilişkileri değişmiş olabilir. İnanç dünyası değişmiş olabilir. Bunları yadırgamak ya da yargılamak benim araştırdığım konu değil. Asıl mesele, onun bu değişimlere nasıl uyum sağladığı ve kendi gelişim sürecini nasıl sürdürdüğü. Hatta kendi inanç dünyasındaki dönüşümün mimarlık anlayışına, sanatına veya mimari bakışına nasıl yansıdığını ayrıca sorgulayabiliriz. Fakat benim şu an üzerinde durduğum temel mesele daha başka: bireyin dönüşümü.
Herkes Hassa Mimarlar Ocağı'nda birer “lale” iken, hangi süreçlerin sonucunda Mimar Sinan mecazi anlamda “gül” oldu?
Sinan'ın hayatına bakarak kendime bir ayna tutmuyorum. Dönüşüm kavramını araştırıyorum.
Mimar Sinan nasıl dönüştü?
Nasıl eserler yarattı?
Bu dönüşümün zemini neydi?
Kaynağı neydi?
Hangi ilişkiler ağı bu dönüşümü mümkün kıldı?
Mimar Sinan'ın bu dönüşümsel yapısını ve hayat hikâyesini anlamaya çalıştıktan sonra, şimdi dönüşümün temel etkenlerini ve yardımcı koşullarını araştırmak istiyorum. Bir dönüşümün görünür hâle gelebilmesi için bir zemin gerekiyor. Sinan'ın döneminde bu zemin; usta-çırak ilişkileri, seferler, şantiyeler, devlet yapıları ve gerçek hayatın içinde karşılaşılan problemlerdi.
Birey, hayatın gerçek sorunlarıyla karşılaştıkça kendisini sınayabiliyor; öğrendiği bilgiyi uygulayabiliyor, başarısızlığından öğrenebiliyor ve bir sonraki probleme önceki deneyimlerini taşıyabiliyordu.
Bugünün dünyasında ise birey giderek gölgede kalıyor gibi görünüyor. Belki de eğitim sistemimizin eksik halkalarından biri burada. İnsana yalnızca bilgi vermek değil, kendi gelişim sürecinin içinde yaşayarak öğrenebileceği bir zemin oluşturmak.
Leonardo da Vinci'ye baktığımda başka bir dönüşüm modeli görüyorum: merak, gözlem ve farklı disiplinler arasında köprü kurma. Mimar Sinan'da ise farklı bir model beliriyor: zanaat, gerçek problemler, sorumluluk, uygulama ve tekrar. Onları aynı yöntemle değerlendirmek doğru olmayabilir. Fakat ikisini de “dönüşüm” kavramı üzerinden incelemek bana oldukça yerinde geliyor.
Çünkü belki de asıl soru “Kim daha büyük bir dehaydı?” değildir. Asıl soru şudur:Bir insan, karşılaştığı hayatı kendi gelişiminin malzemesine nasıl dönüştürür? Ve belki Mimar Sinan'ın “gül” metaforunun taşıdığı dönüşüm de burada şekilleniyor.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder