Ana içeriğe atla

MUHAKEME UFKU ve GEZGİN

Doğruluk, gerçeklikten kopar; evet, ama bildiğimiz gerçeklikten kopar. Dolayısıyla ispatlanmayı bekleyen birçok deneyim ve çıkarım vardır. Ancak önce gerçekliğin boyutlarını anlamamız gerekir. Bu bilgiyi doğrulayacak yöntemler geliştirmeli, gerekirse yeni cihazlar tasarlamalıyız. Yanlış yapılan bir şeye doğrudan "gerçek dışı" diyemeyiz. O, gerçek dünyada yanlışa karşılık gelen bir gerçekliktir. Bu nedenle gerçeklik çok boyutludur. Yaşanan olaylar birbirine benzeyebilir, hatta birebir örtüşebilir. O hâlde yaşananlar yalnızca tekrarların ürünü müdür, yoksa insanlık için yavaş işleyen koşullar açısından gerçekliğin başka bir boyutu mu vardır? Dolayısıyla gerçeklik, insanın içinde bulunduğu zihinsel duvarlar mıdır? Burada önemli olan, doğru modelin bize neyi açıkladığıdır.

Bilgelik nasıl bir gelişim sağlayarak, yola çıkmadan önce yolun sonunda nelerle karşılaşabileceğimizi işaret edebilir? Bir şeyler rayından çıkmadan önce hangi mekanizma devreye girmelidir? Bu mekanizma bilgelik sayesinde mi oluşacaktır? Özellikle toplumları, şeffaf bir denetim mekanizması oluşturmaya çağırıyorum. Ancak bu konuda duyarlı temel yapı hangi kurumda vardır? Makro ölçekte böyle bir kurumsal yapı gerçekten var mıdır, yoksa yalnızca adı mı kalmıştır? Bilgelikten kastımız; güç dengelerini tarafsız biçimde gözlemleyebilen ve atılan adımların olası sonuçlarını önceden değerlendirebilen bireyler midir? O hâlde çağımızın bilgesi kimdir? Eskiden bu soruya filozof, yaşlı, din adamı veya devlet adamı gibi cevaplar veriliyordu. Bugün ise bilgi o kadar parçalandı ki tek bir kişinin her şeyi görebilmesi neredeyse imkânsız hâle geldi.

Birçok filozof, "İnsan nasıl özgür kalır?" sorusunu sormuştur. Sokrates için özgürlük, düşünmeden yaşanan bir hayatın dışına çıkabilmekti. İnsan, kendi cehaletini sorguladıkça özgürleşirdi. Epiktetos'a göre özgürlük, kontrol edemediğimiz şeyleri bırakabilmekti. Ona göre bizi olaylar değil, olaylar hakkındaki yargılarımız esir alır. Spinoza, insanın tutkularının nedenlerini anlamasını özgürlüğün anahtarı olarak görürdü. Anladığımız ölçüde özgürleşiriz. Nietzsche için özgür insan, sürünün değerlerini sorgulayıp kendi değerlerini yaratabilen kişiydi. Sartre ise insanın özgür olmaya mahkûm olduğunu söylerdi. Çünkü seçim yapmamak bile bir seçimdir.

Dış baskıları insanın alışkanlıkları canlı tutar. Bu baskılar korkuları körükler. İnsan, bu süreçte farkına varmaksızın baskı odaklı düşünceleri benimser. Çünkü soru sorma biçimi tekelleştirilmiştir. Bu bakış açısına göre özgürlüğün kaybı bir anda gerçekleşmez. İnsan zincire vurulmaz; daha çok, zamanla belirli düşünme biçimlerine alışır. Bir süre sonra da bu alışkanlıklar doğal ve değişmez görünmeye başlar. Bu düşünceye farklı biçimlerde birçok filozof dikkat çekmiştir. Michel Foucault, iktidarın yalnızca yasaklar koyarak değil, insanların davranışlarını ve düşünme biçimlerini şekillendirerek de işlediğini anlatır. İnsan bazen baskıyı dışarıda değil, kendi içinde taşımaya başlar.

Belki de özgürlüğün en önemli göstergelerinden biri şudur: İnsan yalnızca cevapları değil, soruları da seçebiliyor mu? Çünkü yeni bir düşünce, çoğu zaman yeni bir cevaptan önce, daha önce sorulmamış bir soruyla başlar. İnsan evrenle ilişki kurarken yalnızca bilgi toplamaz; aynı zamanda hangi soruların değerli olduğuna da karar verir. Belki de özgürlük tam burada başlar: Kişinin kendi sorularını üretebilmesi. Düşünce tarihinde en büyük dönüşümleri yaratan şey yeni cevaplar mıydı, yoksa insanların ilk kez farklı soru kipleri geliştirmesi miydi?

İnsan, kendisini ve dünyayı açıklayan soruları sürekli yeniden kurabildiği ölçüde özgürdür. Çünkü birileri cevapları kontrol edebilir. Birileri kurumları, kaynakları veya bilgiyi sınırlandırabilir. Ancak insan yeni soru kipleri üretebildiği sürece düşünce yeniden etkileşim üretir. Belki de bu yüzden felsefeye ilgi duyuyorum. Çünkü doğruyu ve yanlışı ayırt edebilecek bir muhakeme geliştirmek önemlidir. Muhakeme ise çoğu zaman doğru cevaplardan değil, doğru soruları sorabilme cesaretiyle harekete geçer.

Can Ezgin

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...