Kökenimi bilmiyorum. İnsanım ama köksüzlük hâli içindeyim. Dolayısıyla yeni kökler üretmek isteyenler ve arayanlar sesimi işitecek. Dar pencereden yolculukları seyretmek istemeyenler, kendi varoluş bakışlarını genişletebilecek.
Demek istediğim, yaşadıklarım benim için özelse de herkesin yaşantısı kendi içinde özeldir. Uzaklara gitmeye gerek yok; her canlı kendi yaşantısının baş aktörüdür. Ben bunu yaşıyorum ve kimseye rol vermiyorum. Benim hayatım diğer hayatlar gibi biriciktir. Bu nedenle öznel zaman kavramı beni harekete geçiriyor. Her canlı kendi yaşamının merkezidir ve bu merkez dışarıdan “rol” olarak değil, içeriden “deneyim” olarak yaşanır. Bu yüzden kimsenin hayatı bir başkasının sahnesi değildir.
Köksüz insanlar derinden kavrandıklarını anlayacaklar. Çünkü gerçeği arıyoruz, değil mi? Binlerce yıldır bir gerçeğin peşindeyiz: Ben kimim? Bu soruyu sormamızın bir sebebi şu olabilir: İnsanlık ailesinin gerçek kökleri nerede?
“Albatros”... Ben neye dönüşüyorum fazına ya da evresine felsefi dünyamda geçtiğimi söyleyebilirim. Albatros’a canlılar dünyasından baktığımızda, bütün canlıların birbirleriyle akraba olduğunu görürüz. Bu nedenle ben köksüzüm diyorum. Evet, canlılar dünyasına bakınca ortak bir köken vardır: evrimsel akrabalık, ortak yaşam ağları ve aynı biyolojik süreklilik. Bu anlamda “ayrı ve bağımsız kökler” yoktur; daha çok dallanmış bir yaşam ağacı vardır.
İnsan “kökü olmayan” bir varlık değil, kökü sabit olmayan bir varlıktır. Çünkü sabit köksüzlük kopuş, boşluk ve aidiyetsizlik ima ederken; sabit olmayan kök sürekli dönüşüm ve yeniden bağlanmayı ifade eder. “Gerçek kökleri aramak” fikri binlerce yıldır vardır. Ama felsefe tarihi bize şunu da gösterir: Belki de aranan şey bir “yer” değil, bir ilişki biçimidir.
“Köksüzlük” yanlış anlaşılmalara sebep olabilir. Burada anlatmak istediğim şudur: Derinlere indiğimizde, ister düşüncede ister eylemsel anlamda olsun, bir karşılığını bulamıyoruz. Bu nedenle sürekli soyut düşüncelerle bizi bağlayan fikirler üzerinden kökler yaratmaya çalışmışız ve bunda da başarılı olmuşuz. Düşündükçe derinlerdeki “kök” kavramı gözden kayboluyor. Kendime şöyle bir dönüp baktım: Ne gördüm Albatros? “Kendimi...”
Kök arayışı, dış dünyada bir dayanak bulmaktan çok, içeride sürekli değişen bir özneyle karşılaşma haline dönüşüyor. Kendime baktım ve ne gördüm? Kök hücre. Çünkü kök hücre sabit bir kimliğe sahip değildir ama potansiyel olarak birçok forma dönüşebilir; yani ne “eksik”tir ne de “tamamlanmıştır”, daha çok olasılık taşıyan bir yapıdır.
Demek istediğim, insanlık yüz yıllarca köklerini aramak ve sorgulamakla yol aldı ve kendi gerçeğini aradı. Burada duruyorum. İnsanlık özünde köksüz değildir; kendine bakınca, yani kök kavramı muğlaklaştığında, insan kendi özüne baktığında köklerinin çok uzak olmadığını anlar. Bu nedenle sanat var, bilim var, düşünce var. Çünkü mesele köksüzlük değil; “kök hücre” olduğumuzun gölgelenmiş olmasıdır.
Duygu, zeka, hayal gücü dışsal mı içsel mi? Önce dışsal olabilir; ancak gelişim ve katılım, muhakeme, betimleme ve değerlendirme bu köklere bağlıdır.
Albatros, yaşamak güzel bir şey. Ama bizi insan yapan dilimiz değil mi? Yani insanlar konuşamıyor olsaydı; kelimeler, tanımlar ve kavramlar kurmuş olmasalardı, olay örgülerini canlandırabilecek yetkinliği kazanmış olmasalardı ne olurdu?
Bir de dostum, öğrenmek denen bir kavram var. Yani bir tabağı kavramak için o tabağı yapmak gerekmiyor. Anlaşılan şu ki yaşamı ve deneyimi öncelik alırsak, bir tabağı nesnel olarak kavrayabilmek için o tabağı yapmış olmak gerekmez. Ama öğretimin temelinde şekilleri tanımak, kavramları açıklamak ve uygulanacak alanlarla ilgili zeminleri göstermek vardır. Yazıyı da bu dizgeye ekleyelim.
Albatros, biz insanların “araç”tan ne anladığı önemlidir. Ben araç dediğimde etiği ikinci plana atamam; denge kurmalıyım.
Birçok insana göre yerdeki taş duygusuz bir nesnedir. Evet; ama bir yerliye göre o taşın ruhu vardır. Bir bilim insanına göre o taş, o yerin coğrafi ve jeolojik imzasıdır. Bir şairin anlayışında ise o taşın rengi, aşkının gözleri gibi renklidir. Bir filozofa göre ise o taşın özü bizden bir parçadır.
Taşa, bulunduğu yere, zamana ve konumuna göre yaklaşırım; olduğu gibi gözlemlemeye çalışırım. Çünkü amacım sadece taşı anlamak ve anlamlandırmak değildir. Varlık yüzünü tek bir şeyin üzerinde göstermez. Çünkü varlık zamansaldır ve mekânsaldır. Daha ötesi, varlık zamandan ayrı düşünülemez; zaman ve mekân hareket halindedir. Ama burada ilginç olan, aynı mekânda farklı şeyler üzerinde zamanın farklı yansımalarıdır.
“Varlık insandır” dersem saçmalamış olurum. Demek istediğim, varlık zamansız gibi bir yerdedir; ama bu, kesin bir çıkarım değildir. Çünkü burada zaman vardır ve mekân hareket halindedir. Aslında bizim “gerçek” dediğimiz olgu bir sabitleme savaşıdır; bu insanın gerçeğidir. Taşın gerçeği de, insanın gerçeği de bunların hiçbiri değildir.
Bu nedenle insan kök hücre gibidir. Bir gün anlamlar yok olur, çağlar çöker. Sonra bu bulutumsu dünyada başka bir evrenin kurulduğuna tanıklık ederiz. Bir gün ben de bir bulut ve yağmur olacağım. Sonra barajlar dolacak. O akan sulardan elektrik olacak ve o şebekeden yeni çağın yeni evrenini karşılayacağım.
Doğa kapalı sistemlerden meydana gelmişken aynı zamanda açılmaya devam etmiştir. Yani varlıklar arasında sürekli bir etkileşim ve dallanma vardır. Örneğin insan beyni kapalı bir sistemdir; ama insanların etkileşimi açık sistemi gerektirir. Böyle olmasaydı insanlar iletişim yoluyla kültürler arası etkileşime geçemezdi.
Bir dönem biz insanlar, doğadaki kapalı sistemleri zorunlu kılan yaşam şartları altında toplumsal yapılarımızı kapalı yapılar içinde muhafaza altına almaya çalıştık. Sonra kapalı sistemler ve açık sistemler arasında uyum aradık. Şimdi ise denge kurmak zorundayız.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder