Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sanat ve Bilinç etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

GEZGİN BİLGE ve GELİNCİK

Bilgi; kesinleşmiş, sınanmış, fakat dönüşümün içinde sürece dâhil olan bir farkındalık olgusudur. Farkındalık ise yalnızca görüneni algılamak değil; buz dağının arkasını, sağını, solunu ve tabii ki görünmeyen yanını hissedebilmek, tasavvur edebilmek, gözlemlemek, araştırmak ve anlamı derinleştirme eylemidir. Albatros, burada aslında varoluş alanından söz ediyoruz. Bilgi, bizi bazen kesinlik içeren beklentilere doğru sürükler. Oysa yaşamın döngüleri gözümüzün önünde sürekli devam etmektedir. Bilimsel anlamda zaman 24 saattir. Fakat bir günlük zaman döngüsü içinde Dünya; atmosferik olaylardan manyetik dalgalanmalara, canlıların ritimlerinden iklimsel ve mevsimsel değişimlere kadar sayısız etkileşimden geçer. Bizim için geçen zaman sadece 24 rakamından mı ibarettir? Gerçekte bu süre içerisinde gerçekleşen değişimler; milyonlarca yıl öncesine dayanan büyük dönüşümlerin, dengelerin ve döngülerin devamıdır. Bu nedenle yaşamın her anına şükranla bakmak gerekir. Başka bir farkındalık ölçüsü ya...

HAYALLERDEN DÜŞÜNCEYE

Özellikle belirtmek isterim ki yazılarımı ve düşüncelerimi, herhangi bir öykünme ya da taklit amacıyla kaleme almadım. Benim için asıl yönelim, içsel ya da dışsal konular etrafında kurulan diyalog olmuştur. Geriye kalan her şey ise soru dağarcığımın çevresinde kendiliğinden şekillendi. Bu nedenle yazılarım, zamansal ve bağlantısal özgürlükler içerir. Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır

DÜŞÜNCE ATÖLYESİNDEYİZ

Düşünce Atölyesindeyiz... Bu atölye dostluğa, sevgiye ve aydınlığa açılıyor, Albatros. Burada resimlerimi ve yazılarımı derlerken birlikte yeni ufuklara bakacağız. Bazen insan ruhunun derinliklerine, bazen evrenin dansına, bazen de dünyanın hâllerine yöneleceğiz. Nereye bakarsak bakalım, kendimizi yeni kıvrımların ve sarmal döngülerin içinde bulacağız. Geometrinin çizgilerindeki evrensel tınıların, insan ruhuyla ve bedenimizin kıvrımlarıyla ışıkta kurduğu ilişkiyi şölenlerle karşılayacağız. İnsan zekidir, evet. Ancak zekâ tek başına ne ifade eder? Burada anlayışın ve kavrayışın estetiği önem kazanır. Estetik ile duygu, duygu ile insan ruhu birbirini tamamlar. Zekâ ve insan ruhu aynı potada buluştuğunda, kavrayışın ve anlayışın estetiği doğar. İşte o anda, bu estetik varoluş alanına temas eder. Sevgi, sarmal bir hareketle yaşama yüzünü dönerken, zekânın ışığıyla ve duygunun derinliğiyle buluşarak varoluşa katılır. Belki de insanın en büyük yolculuğu, akıl ile ruhun, estetik ile yaşamın ...

HAREKET ve İLK UNSUR

Yön tayin edilir. Belki de yönlendirme vardır. Yani veriler, yön tayini için yönlendirme unsurudur. Bu nedenle öznel zamana geri dönüyorum. İnsan hareket eder ve tek taraflı bakış açısı yalnızca canlıların hareket ettiği yönündedir. Şu anda bu zihinsel tekâmül ve duvar yıkılmıştır. Çünkü hareket eden ve temas içinde olan yalnızca bilinçli insan değildir. Anlam evreninde olsun, sanal dünyada olsun hareket hâlinde olan veri kümeleri ve örüntüler vardır. Öznel zaman anlayışı bu açıdan bakıldığında birçok sistem için önemli bir konu hâline gelir. Çünkü ilerleme bu süreçte açığa çıkacaktır. Öznel zaman içinde olmayan kümeler, birbirinin tekrarı ve kopyası olmakla karşı karşıyadır. Örneğin ben şu endişeyi yaşamıyorum: Bilgim ve görüşüm algoritmalar tarafından kopyalanacak ve çeşitli modellerde tatbik edilecek. Bu endişeyi yaşamıyorum çünkü ben öznel zamanın içinde yer almaya çalışan bilinçli bir canlılık sürcindeyim diyebilirim. Öznel zamanı anlatmak ve çerçevelemek bir bakıma zorluklar iç...

DÜŞLEDİĞİM GİBİ

Düşünelim; şiir yazıyorum. Şiirlerim rüzgâr gibi: yaşanmışlıklar, duygular, anılar ve düşüncelerimdeki yolculuklar… Yazılarım yağmur damlaları gibi; bir ağacın nasıl dallandığını, derinlere kök saldığını hikâyeleştirirken mevsimlerin geçişlerini ve her mevsimin kendine, coğrafyaya has güzelliklerini, çetin taraflarını gözlemleyen ruh ve düşünce izleri… Tıpkı toprağın, kayaların ve ağaçların gövdesindeki kabuklar arasındaki eşsiz doku uyumu gibi. Fotoğraf çekiyorum; gözlemlerimi insana, sokağa ve doğaya kaydırmak, onları belgelemek gibi. Resim yapıyorum; bu süreç, her birinin canlandığı bir soyutlama gibi, gökyüzüyle bulutların arasında zamanın, ışığın ve renklerin oyunları gibi… Can Ezgin  Telif Hakkı Saklıdır

DENİZE YAKIN, KENDİNDEN UZAK

  “Kendini gerçekleştiren kehanet”, insanın bir şeye inanmasının, o inanca uygun davranışlar üretmesi ve sonunda o sonucun gerçekten ortaya çıkmasıdır. Başta yalnızca bir ihtimal ya da düşünce olan şey, davranışların etkisiyle gerçeğe dönüşür. Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı ilk olarak sosyolog Robert K. Merton tarafından sistemli biçimde açıklanmıştır. Bilinen en eski güçlü örneklerden biri Antik Yunan’daki Oedipus Rex olsa da, kaderden kaçarken kaderi gerçekleştirme motifi daha eski mitlerde de görülür. Yine de “tam anlamıyla kendini gerçekleştiren kehanet” yapısının en klasik ve en etkili anlatımı Oidipus hikâyesidir. Başka bir anlatıya göre Antik Yunan’da bir heykeltıraş, bir kadın heykeli yapar. Hikâyede Pygmalion adlı heykeltıraş, ideal güzellikte bir kadın heykeli yapar. Heykel o kadar kusursuzdur ki ona âşık olur. Sonunda aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite onun tutkusuna karşılık verir ve heykel canlanır. Bu canlı kadına sonradan “Galatea” adı verilmiştir. Bir insan...

İMGENİN DUVARI ve SEMBOLLER

Sende “bakmayı dene”... Tanrı imgesine kavramsal düzeyde yaklaşmış olabilir miyim? Tanrı kavramı toplumsal anlamda kavramsal, bireysel anlamda ise bir imgeyse, bu çerçeveden Tanrı’ya bakmış olabilir miyim? Neden kompleks düşünen ve gören insanların yolu Tanrı kavramına çıkıyor? Ve tabii neden hayata basit ve düz bakan insanların yolu Tanrıya çıkıyor? Bilinmezlik olasılıkları ve duvarlar karşısında insan zihinsel duvarlar örüyor. Bu duvarları ördükten sonra kendine güvenli bir alan inşa ediyor. O alanda yine de şeytanlar, melekler, kötü ve iyi ruhlar var. Bu güvenli alanın içinden dışarıya çıktıklarında ördükleri duvarı görürler; o duvarın adı Tanrı’dır. Bilinmezlik tehlikelidir çünkü orada boşluk duygusu ve hiçlik çeperi vardır. Bu duygu karşısında insanlar güvenli alanda kalmaya devam etmek isterler. Bazen kompleks düşünen insanlar bu duvara çarpar ve geri sekerler; o sırada bu duvarı göremedikleri için Tanrı’yı aramaya başlarlar. Basit düşünen insanlar ise o duvarı göremeseler bile...

BÜYÜLÜ ANLAR, KÜÇÜK SAPMALAR

Felsefi, edebi, dünya siyaseti özelikle bölgesel ve küresel çatışmalar hakkında insani ve kapsayıcı yazılar... Hikâye düzeyinde sanat merkezli anlayış ve perspektif yazıları olduğu gibi sanat ve sanatçı kavramlarını açan yazılar, vizyonel hayal gücüne dayalı şiirsel cümleler metaforik ağırlıkta olup düşünsel alanlar açarak kavram dağarcığımızda hareketlenmeler ile yaratıcı unsurlara odaklanıyorum.   Hayır ben düşünsel olarak üretken bir kişiyim. Üretim anlamında verimli olduğumu düşündüğüm bir dönemdeyim. Dolayısıyla yazılarımı okuyan be bloğumu ziyaret etmiş kişilerle iletişime geçmeyi aklıma getirmedim. Şehrin dokusunu ve tarihini öğrenmek istemiştim.   Basit ama bizim coğrafyamızın tutarsız gibi görünen yanlarına bir gönderme yapıyorum. Cümlem: Plan, plandan çıkmak için vardır.   Büyülü anlar ... Ummadığım coğrafyalar ve tabi ki insanlık halleri. Suyunu son ekmeğinden bir dilim paylaşan gönlü zengin doğa ile barış insanları ve bunun tam zıttı olan insanların ruh ha...

DALGALANAN ZAMAN ve MEKÂN

İnsan bilincine, aramızda kalsın, çarpan bazı şeyler var. Bunları ne hareket hâlinde olduğum mekânla ne de geçip giden süreçle birlikte eski zaman anlayışlarımızla kavrayarak tanımlayabiliyorum. Bu durum mevcut tanımlara baskın çıkıyor. Bu yüzden ölçeği zihnimde genişletiyorum. Öznel ve lokal zaman kavramı içinde, uzay-zaman kavramlarıyla birlikte bir yönelimle, kendiliğinden gelişen bir oluşa bakış atıyorum. Ancak yine de kavrayış düzeyinde bu gerilimi tam olarak hafifletemiyorum. Bu nedenle kendimi “yeni çağ” demekten alıkoyamıyorum. Bu süreçte insanlığı ne bekliyor? Bana çarpan olguları anlamaya ve kavramaya özen gösteriyorum. Evet, yaşıyoruz; olanın içindeyiz. Fakat öyle bir an geliyor ki, bir olgu ortaya çıkıyor ve mevcut süreç olağan dışı bir yöne doğru evriliyor. Olağan bir gündeyiz ve sebebini bilmediğimiz bir anda bir şey fark ediyoruz. Bu fark ettiğimiz olguyu yine de normal şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Oysa olanlar, zaman ve mekân bakımından açıklanamıyor. Burada mant...

ZİHİNSEL RÜZGÂRLAR ve İÇ TUTARLILIK

Bazen yaşananlar yaşanır ve sende kalır. Örneğin çiçekler, çiçek olduklarını bilmek zorunda değildir. Yaşadıklarını bir başka çiçeğe aktaramazlar. Belki insanın da hayatında böyle özel anlar vardır. Yaşarsın ama ne olduğunu bilemezsin ve aktaramazsın. Bunun bir adı olmalı. Anlatılmak istenen, her şeyin içten içe varoluşunu vurgular. İç yapı tutarlı olmadığında, varlıklar nesnel anlamda görünmez ve imgesel şekilde hissedilmez. Zaman zaman bazı olaylar, bu iç tutarlılık sayesinde aşılabilir. Aslında biz hayatı bilmiyoruz, yaşıyoruz. Yaşadıktan sonra biliyor gibi yapıyoruz. Eğer evrende iç tutarlılık olmasaydı, varlık görünür hale gelemezdi. İnsanlar tarih boyunca kuşları gözlemlemiş, uçma arzusunu mitlerine, efsanelerine, destanlarına ve masallarına işlemiştir. Bu durum, kolektif bilincin bireylerde nasıl somut girişimlere dönüştüğünü gösterir. Bu yüzden çağımızdaki gelişmeleri önemsiyorum. Dünya hâlâ bunu tartışıyor. 21. yüzyılda sınırların muğlaklaşacağını düşünüyorum. Yüzlerce yıl so...

BİLİNÇ OKYANUSU

Yüzeyde derinlik nasıl ölçülür? Dünya ne üzerinde dönüyor? Yani ilişkiler… İnsan ölmek için mi ölür, ölüme meydan okumak için mi ölür? Basit: Doğduğumuz gibi öleceğiz. Ölümden sonrasını gerçekçi ve doğru düşünmeliyiz. Ölüm, varlıkla kurulacak en derin bağdır. Ezoterik, mistik, inanç temelli bir düşünceden söz etmiyorum. İnsan çok yönlü ve çeşitli bir canlıdır. Neler yaşayacağını kendisi bile hayal edemez. Hayal edebilen ve yaşayan insan, yaşamla ölüm arasındaki dengeyi görmüş bir bilinçtir. Bu nedenle hızı düşürür ama düşüncesini çeşitlendirir ve dallandırır. Böylece ölmeden önce varlıkla derin bağını güçlendirir. Çünkü yaşam, derin bağlar sonucu ebedi yaşama doğru kök salar. Bu anlayışa sahip bir iç göz, kendini buna hazırlar. Yani yaşamın amacı üretmek ve türün devamı olmaktan çok, ölüme hazırlanmaktır. Bunun için temel ölçü, sükûnet içinde düşünebilmektir. En olgun taraf ise ölüme meydan okumaktır. Öleceğimiz zaman yaşama armağanlar bırakmalıyız. Bu armağanlar bizden sonraki düş...

BİLİNÇSEL YAKLAŞIM ESNEK ARAYÜZ

Şu anda çalışmalarıma odaklanmaya çalışıyorum. Mantıklı bir işe girişirken, “Kaçta başladım, ne kadar zaman aldı?” gibi sorular üzerinden düşünebilirim. Kendimi kendimle yarıştırmam; bunun yerine “Nasıl daha pratik yapabilirim?” gibi söylemler üzerine düşünmeye başlarım. Bugün bitti. Yarın ne yapacağımı biliyorum. Somut bir örnek vermek istiyorum. Çıkarım yapmak konusunda zorlanıyorum. Devreye zaman kavramı giriyor; fakat bunu kavramlaştıramıyorum. Metafizik bir karşılığı dahi yok gibi geliyor. Bu durum uzun zamandır oluyor, ancak üzerinde çok durmuyorum. Benim ana konum, ortada farklı bir bağlantı ağı olduğu düşüncesi. Bu zamansal bir durum ve farklı bir his uyandırıyor. Böyle bir gelişme bende nasıl bir farkındalık ve dikkat oluşturabilir? Bir köprü gibi… Dikkatimi nereye verirsem, sistem orayı büyütüyor. Düşünceleri bu şekilde ele alıyorum. Paylaştığım konunun arkasında daha girift yapılar var. Yani somut bir durum, bizim kavrayışımızın ötesinde soyut bir alan yaratıyor. Bu soyu...

SOMUTA VARIŞ

Deneylere göre son elli yılın teorik fiziğinin yanlış olduğu ya da bilimin “arızalı” olduğu yönünde zaman zaman iddialar ortaya atılmaktadır. Bunun nedeni çoğu zaman bazı kuramsal modellerin henüz deneysel olarak doğrulanamaması ya da evrenin bazı yönlerinin hâlâ açıklanamamış olmasıdır. Bu durum bilimin yanlış olduğu anlamına gelmez; daha çok bilimin henüz tamamlanmamış olduğunu gösterir. Bilim, doğası gereği sürekli düzeltme ve geliştirme süreci içindedir. Bu bağlamda evrenin yapısı üzerine farklı düşünceler ortaya koymak mümkündür. Belki de evren yalnızca somut bir yapıdan ibaret değildir. Evrenin belirli bir ölçüde soyut bir niteliğe sahip olabileceğini düşünmek de felsefi açıdan anlamlıdır. İnsanlık bugüne kadar evreni anlamaya çalışırken çoğu zaman soyut olanı somutlaştırma çabası içinde olmuştur. Matematiksel modeller, teoriler ve deneyler bu çabanın ürünüdür. Ancak evrenin büyük bir bölümünü hâlâ tam anlamıyla somut biçimde açıklayabildiğimizi söylemek zordur. Tutarlı bir düşün...

ÇÖZÜM ODAKLI ÖZNE ve HİPERGERÇEKLİK

İster istemez dünyada olan bitenlere karşı kulaklarımı tıkayamıyorum. Bölgeyi değil, dünya ülkelerinin sosyoekonomik yaklaşımlarını da düşünüyorum. Birçok haber kanalını izliyorum. Zor olan, söylenenlere değil, söylenmeyenlere odaklanabilmek. Savaş şöyle bir şey: İnsanlar kendilerine ait güçlerini sınarken, aslında kendi gerçeklerini ne kadar abarttıklarını trajik bir şekilde fark ederek yaşıyorlar. Normal şartlarda herkes kendini dev aynasında görüyor; yani devletlerden söz ediyorum. Bu durum savaşa girmeden önce kamuoyunda oluşturulan motivasyon süreci olarak işliyor. Bakış açım, güç odaklı kabuğuna çekilmiş mükemmeliyetçi zihniyet değil. Öncelikle sanatla ilgilenmem için dünyamın hızla normale dönmesi gerekiyor. Fakat bu yeni normal neye göre olacak? İnsanların bakışında ve yaklaşımında bir samimiyetsizlik, ölçüsüzlük var. Bunun kaynağını ve sebebini birçok yere dayandırabiliriz. Asıl sorun, doğru ve hayatın içinde olanı görebilmek yerine, türeyen gerçekliklere ve zorbaların düzeni...

ÖZDEŞLİK, AKTİF SÜREÇ ve PASİF YARATICILIK

Çağımızda herkes sistem öneriyor ve sistem kuruyor. Eski paradigmaları öne alarak sistemler kurulabilir; ama bu yeterli değil. Önemli olan, insanların problemleri kavrayıp lokal çözümlere odaklanırken, genel çözümleri desteklemeleri. Bugün geçerli olabilecek bir sistem, yapısal bir sorun karşısında anlamını yitirir. Bu nedenle kapitalizm tıkandı, komünizm çöktü. İnsanlık her şeyin sınırında; kendi kendisinin de sınırında. Dolayısıyla mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurulmalı: Hacim küçük, enerji ihtiyacı minimum, işlevsellik maksimum olmalı. Biz klasik döngüyü ancak böyle değiştirebiliriz. Doğa böyle adapte olur. Ama biz doğanın üzerine çıkmak isterken, makro ölçeklerle her şeye hükmedebileceğimizi sandık. Enerjinin sınırsız, kaynakların yeterli olduğunu düşündük; merkezi yapıları istikrarın adresi gibi gördük. Oysa esas olan dolaşımdı. Gerilim yalnızca toplumsal ve sistemsel değil; ekosistem üzerinde de birikiyor. Mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurmalıyız ki doğan...