Çağımızda herkes sistem öneriyor ve sistem kuruyor. Eski paradigmaları öne alarak sistemler kurulabilir; ama bu yeterli değil. Önemli olan, insanların problemleri kavrayıp lokal çözümlere odaklanırken, genel çözümleri desteklemeleri. Bugün geçerli olabilecek bir sistem, yapısal bir sorun karşısında anlamını yitirir. Bu nedenle kapitalizm tıkandı, komünizm çöktü.
İnsanlık her şeyin sınırında; kendi kendisinin de sınırında. Dolayısıyla mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurulmalı: Hacim küçük, enerji ihtiyacı minimum, işlevsellik maksimum olmalı. Biz klasik döngüyü ancak böyle değiştirebiliriz. Doğa böyle adapte olur. Ama biz doğanın üzerine çıkmak isterken, makro ölçeklerle her şeye hükmedebileceğimizi sandık. Enerjinin sınırsız, kaynakların yeterli olduğunu düşündük; merkezi yapıları istikrarın adresi gibi gördük. Oysa esas olan dolaşımdı.
Gerilim yalnızca toplumsal ve sistemsel değil; ekosistem üzerinde de birikiyor. Mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurmalıyız ki doğanın yok oluşunu seyretmeyelim. Burada, yaşamın sürekliliği ve sürdürülebilirliği, yapının kendisine değil, akışa ve bağlantıya bağlıdır.
Bir insanla ya da bir bilinç yapısıyla karşılaşana kadar, bu durum her insanın ruhunda bir boşluk oluşturur; ve çoğu, bu boşluğu bir şeylerle doldurmaya çalışır. Dostluk, inşa edilebilir ve yaratılabilir. Önemli olan yaşamak, başka insanlar gibi yaşıyormuş gibi davranmayı ezberlemek değil. Buradaki fark, deneyim ve farkındalıkla yaşamakla, kalıpları tekrar etmek arasındaki farktır.
İroni şuradadır: Bu boşlukla karşılaşmayacağımın farkındalığı, beni yaratmaya, keşfe ve kendimi inşa etmeye yönlendiriyor. Aradığım özne ya da nesne değil; aradığım benliğim. Kendimi nerede aradığım önemlidir. Bazen “Ben kimim?” sorusunda, bazen “Ben neye dönüşüyorum?” sorusunda. Kendimle ilgili yanıtları ayarlayabilirsem, o zaman bu soruları çevremdeki her şeye yöneltir, evrenden bu çerçeveye dayalı sorular sorarım. Cevaplar yüzeye çıkar; ama yine de bir şeyler boş kalır. Neyi niçin yaptığımızı veya yapacağımızı net kavrayamayız, çünkü kendimizi bilmiyoruz.
İnsan yüzünü evrene döner ve evren sonsuzdur. Evren nötrdür; ama bağlantılar aktiftir. Özdeşlik, evrenden değil, bağlantılardan doğar. İnsan, bilinçli bağlantılar kurdukça, nötr evrende bir özdeşlik ağı oluşturur. Zıtlıklar arasında dahi veriler toplar, ilişkilendirir ve pasif bir yaratıcılıkla yeni düzenler kurar. Özdeşlik, zihnimizle iki farklı yapı veya nesne arasındaki örüntüleri ve bağlantıları aktif biçimde kavramak; pasif yaratıcılık ise benzerlikler, bağlantılar ve farklılıklar üzerinden yaratıcı süreçlerin farklı kanallarda yeni unsurlar üretmesini sağlamaktır. Bu nedenle özdeşlik, hem uyumlu hem de yaratıcı bir süreçtir.
Herkes insandır, ama çoğu bilinçli değildir. Çoğumuz, uyumlanmak için benzer davranışlar geliştiririz. “Taklit” kelimesi bana biraz yabancı; ama aynı koşullar altında benzer davranışların şekillenmesi doğaldır. Önemli olan, bu yapısal benzerlikler içinde özgün farkı yaratabilmektir. Bilinç, davranışın kendisini değil, davranışın kaynağını fark edebilmektir.
Böylece, insanın kendini bilme çabası ve evrene dönük bakışı, mikro-makro mimariyi ve dolaşımı anlamaktan, kendini ve çevresini keşfetmeye doğru ilerleyen bir yolculuk hâline gelir. Bu yolculuk, merkez sabit olmadığında, akış devam ettiğinde, ve bağlantılar aktif kaldığında özdeşlik kazanır.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder