Beynin boşlukları doldurması ne demek? Sağ ve sol taraflarda tanıdık kişilerin fotoğrafları 2–3 saniye arayla geçiyor olsun. Aynı karenin ortasında bir artı işareti bulunsun. Biz, fotoğraflar geçerken karenin ortasındaki artı işaretine bakalım. Uzun süre yalnızca bu artıya odaklandığımızda, “periferik görmede yüz bozunumu” ve daha özel adıyla Flashed Face Distortion Effect (FFDE) ortaya çıkıyor.
Peki ne oluyor? Ortadaki artı işaretine sabitlendiğimizde gözün merkezi görüşü (fovea) kilitleniyor. Sağ ve soldaki yüzler periferik görüş alanına düşüyor ve beyin, yüzleri detaylı biçimde analiz edemiyor. Ama yüz algısı, beynin en hassas olduğu alanlardan biri olduğu için beyin şunu yapıyor: “Bu bir yüz… ama detay yok… o hâlde tahminle tamamlayayım.”
İşte tam bu anda yüzler kayıyor, oranlar bozuluyor, gözler ve ağızlar abartılı hâle geliyor, yüzler neredeyse çarpık görünüyor. Bu bir halüsinasyon değil, bir algısal yanılgıdır. Çarpı işaretine bakarken sağ ve sol taraftaki fotoğraflarda bulunan kişilerin yüzleri kayar ve görüntü bozulur. Ancak bir anlığına yüzlere dönüp doğrudan odaklandığımızda fotoğraflardaki yüzler yeniden normale döner.
Bu duruma ne diyoruz? Ve buradan şu soruya geliyorum: “Toplumsal merkezler (ideolojiler, inançlar) periferiyi nasıl bozar?” Dünyanın ve insanlığın durumu ortada değil mi? Bu soru üzerine yıllardır düşünüyorum. Ama düşünürken boş durmuyorum. Kendimi zaman zaman sosyal ve psikolojik türbülansların içine de bırakıyorum; bunu bazen bilinçli olarak, bazen de sürecin kendisine ayak uydurarak yapıyorum.
Samimi, içten ve savunmasız bir şekilde kendimi bırakmamın altında belki de bu temel tecrübe var. Savunmasızlık ne zaman derinleştirir, ne zaman aşındırır? Benim savunmasızlığım, dünyanın gidişatını görmemden kaynaklanıyor. Bu şartlar altında hayatta kalabilmek en sağlıklı koşul gibi görünüyor. Çünkü bu saatten sonra savunulacak pek bir şey kalmadı.
Bu, nihilist bir görüntü veriyor olabilir mi? Hayır, bu nihilizm değil. Bu, dünyaya çarpacak bir meteorun rotasının artık neredeyse kesinleşmiş olması ve geriye kalan az zamanın fark edilmesidir. Ama bu meteor, önce insanların iç dünyalarına çarpıyor; çarpmak üzere. Bu saatten sonra savunma yapanlar daha çok dibe batacak. Kaçış artık kurtuluş sayılmıyor.
İnsan yakacak mı? Burada duralım. Ben insanlardan ümidimi kesmiyorum ve kesmeyeceğim. Ama pek çoğu tarihin yanlış tarafında duruyor. Çünkü yaşamlarını merkeze koyarken birçok şeyi kutsuyor ve mutlaklaştırıyorlar. Yeni ve kullanışlı olanı anlamlandıramadıklarında, eski olana daha sıkı tutunuyorlar. Bu yüzden kabus, bütün dünyanın üzerine çökecek. Bu kaçınılmaz.
İnsanlar rüyalarından uyandıklarında ne merkez sandıkları şeyler kalacak ne de kutsadıkları mutlaklar. Ateşten kaçanlar, ateşte yananları izleyecek ve gerçeğin çıplak yüzü, onların da ateşte yandığını gösterecek. İnsanlar, ruhların yanışına tanıklık edecek; bilişsel ve ruhsal acı yaşayacaklar. Binlerce yıldır insan ruhunu ayakta tutan ruhsal gelişim ağları parçalanıyor ve bu süreçte ruhlarımız yönünü kaybedecek.
Tarih ne kaybettiklerini bize söylüyor. Birinci Dünya Savaşı’nda insanlar nelerini kaybetti? İkinci Dünya Savaşı’nda nelerini kaybetti? 2001 yılında İkiz Kuleler’e "Dünya Ticaret Merkezi’ne" yapılan saldırıyla dünya nelerini kaybetti? İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra dünya neye sahne oldu? Burası önemli: İlk kez bir savaş, naklen yayın olarak tüm dünyaya servis edildi. Dünya neye tanıklık etti ve nelerini kaybetti?
Şimdi ise son çıkıştayız. İnsanlık, binlerce yıllık ruhunu kaybetme eşiğinde. Prangalarından kurtulabilir; ama risk büyük: yeni prangalar.
Ben bu sürece devrimsel bir yön ve öğreti pratiği olarak bakmıyorum. Eğer öyle olsaydı ideolojiler üretir, herkesin benim istediklerimi duymasını isterdim. Bir misyoner gibi hareket edebilirdim. Ama ortada henüz çarpıtılamayacak bir vizyon yok. Vizyon ve misyon çerçevesinde dengeli öğretiler sunmak da bu yüzden erken. Ben bu süreci, insanın yaşadıklarıyla, direnciyle ve gelişimiyle şekillenen evrimsel bir süreç olarak görüyorum.
Henüz var olmayan ama olmakta olan bir şey üzerine düşünüyoruz. Bu yokluk hâli ilginç ve hayret verici. Çünkü ortada olmayan bir şeyin izlerini sürmeye çalışıyoruz. Peki ben ne oluyorum da henüz olmamış bir şey üzerine konuşabiliyorum? Bunu bildiğimi de bilmiyorum. Baskı hissetmiyorum ama sezebiliyorum. Belki bu, hassasiyetlerimden kaynaklanıyor.
Sanayi devrimiyle birlikte birdenbire endüstriyel toplumlarla karşılaştık. Bu, bireysel düzeyde biyolojik bir evrim olabilir mi? Kültürü dışlayamayız. Çünkü yeni bağlantılar, beynin nöron ağlarını artırıyor. Savaşlar, kaynak paylaşımı, yeni toplumlar… Yeni bağlantılar, yeni algı ve farkındalık kapasiteleri.
Şimdi bu çizgide ilerlediğimizde ne görüyoruz? Merkez sorgulanıyor. Çünkü evrimsel kapasitemiz arttı, bağlar çoğaldı ama merkezler işlevsizleşti. Merkezlerin varlığını garip karşılamıyorum. İnsanlar ego merkezli sistemler kurdu çünkü kendileri de öyle. Güç sahibi olanlar, çöken merkezlerin yerine kendilerini koyarak yeni ya da parçalı merkezler kurmaya çalışacaklar. Ben ise merkezi ve merkez kavramını, insanın doğayı ve evreni gerçek anlamda ölçüp düzenleme çabası olarak görüyorum.
En reel durum şudur: Evrenin merkezsiz olduğunu kabul ettiğimiz an. Bilim de bunu giderek daha net ortaya koyuyor. Evrenin doğumuna ve varoluş anına dair keşifler, aklı ve mantığı zorlayacak. Ve işte o noktada insanlar—bilim insanları da dâhil—sınanacak. Çünkü bilimi kutsamaktan vazgeçmek zorunda kalacaklar. Zihinsel boşluk oluşacak ve yeni bağlantılar kurma ihtiyacı doğacak.
Kavramlar eninde sonunda merkezi işaret eder. Nedense şunu gözden kaçırıyoruz: Bir sonuca gidebilecek yüzlerce yol ve yöntem vardır. Burada, sorunun çözülmüş, cevabın yanıtlanmış ve belirgin olmasına bakmıyoruz. Biz neye bakıyoruz? O sonuca giderken hangi matematiksel yöntemleri birlikte kullandığımıza bakıyoruz.
İnsanın ya da kurumların bu davranışları, sadece bir yöntemi geçerli kılarak merkezi yapıları güçlendirmeye hizmet ediyor. Bu durumda dikkat edilirse, hakikat gölgede kalıyor ve doğruya giden yöntem tekleştirilip merkezileştirilmeye çalışılıyor; ardından bilimsel tekellerin temeli atılıyor.
Bu yaklaşımım, merkezi nasıl vazgeçilmez bir çerçevede tutmaya devam ettiklerini gösteren ufak bir örnekti.
İnsan iradesini her şeyin merkezine koymak, katı otoritelerin beslendiği zemindir. Kavramlar esnedikçe hakikate alan açılır. Biz de ön koltukta oturup oluşu izleyebiliriz. Ben, insan ruhunun ve kültürel bağların; beynimizin ve zihnimizin gelişimi için nasıl yaşam alanları yaratabileceğini düşünüyorum. Çünkü evrenin bize henüz fark etmediğimiz bir hediye verdiğine inanıyorum. Belki bu sürece doğru bir yönelim başlıyordur.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder