İnsan, bilinçli bir varoluş hikâyesine sahip bir canlıdır. Çünkü insanın en bilinçsiz eylemi dahi sonunda bilinçlenmeye yol açar; her eylem, farkına varma ve deneyim biriktirme sürecine hizmet eder. Varoluş boyunca gerçekleştirdiği her eylem, bilince uzanan bir araç olarak işlev görür. Bilinçsizce yapılan bir hareketin sonucunda insan zarara uğrayabilir; ancak başka bir bilinç tarafından, o bilinçsizce yapılan eylemin sonucu yorumlanır. Böylece eylem, bilinçli bir çıkarıma dönüşür ve varlığın deneyimsel ağı zenginleşir.
Bu hikâyenin en belirgin gerçeği ise ölümlü oluşumuzdur. Anılarımızı ve hafıza verilerimizi gelişen teknolojinin yardımıyla süper bilgisayarlara aktarmayı başarsak bile asıl soru şudur: Zihnimiz ve hafızamız, o süper bilgisayarın kapasitesiyle tam anlamıyla bütünleşebilecek midir? Yoksa yalnızca zekâmızın belirli bir yönü, hangi kategoriye ya da tanıma daha yakınsa o düzlem üzerinden işlemeye devam edecek ve sanal bir evrende simüle edilmiş bir gelişim mi sürdürecektir? Bu ayrım, bilincin bütünüyle aktarımı ile yalnızca bilişsel yetilerin yeniden üretimi arasındaki farkı belirler. Düşüncelerimi bu çerçevede geliştirmeye devam edebilirim.
Bütün bunların mümkün olabilmesi için yalnızca anılarımızı ve bilişsel verilerimizi değil, varoluşsal deneyimlerimizi de sanal dünyaya entegre etmiş olmamız gerekir. Asıl mesele tam da burada ortaya çıkar. Tecrübe, bir ön hazırlığın test edilmesidir. Eğer bu yaklaşımı doğru kabul edersek, içinde yaşadığımız evrenin organik işleyiş bakımından bir tür sanal evren modeline benzer bir uyumla çalıştığını düşünebiliriz. Yani bu evren, bilincin kendisini sınadığı bir alan olarak görülebilir.
Ana noktaya gelirsek: Benim modelimde bilinç bir ön hazırlık aşamasıdır; ölüm ise henüz tecrübe edilmemiş son test alanıdır. Bu bakış açısına göre ölüm bir son değil, sanal evrene geçişi mümkün kılan bir basamak işlevi görür. Ancak burada idealist bir yaklaşım benimsemek yerine, önce modelin kendi iç tutarlılığına ve uyumuna odaklanmak gerekir. Bu soruya verilecek yanıt hayati öneme sahiptir. Çünkü modelin işlerlik kazanabilmesi için insanın ölüm gerçekleşmeden önce ruhsal (duygusal), bilişsel ve tüm yaşamsal birikimlerini eksiksiz biçimde sanal ortama aktarmış olması gerekir; aksi hâlde süreklilik iddiası zayıflar.
Modelin sürdürülebilirliği açısından bir başka kritik unsur da şudur: İnsan, öleceğini hatta ölümün modelin bir parçası olduğunu önceden bilmelidir. Ölüm gerçekleştiğinde model aktive olacak ve bilinç, gözlerini sanal evrende açtığında artık yeni bir düzlemde olduğunu tecrübe ederek anlayacaktır. Böylece acı ve panik yerine uyum ve kabul yerleşecektir.
Bu evren bir harikalar diyarı olmayacaktır. Aksine, yaşanabilir; etkileyebildiğimiz ve aynı zamanda etkilenebildiğimiz bir gerçeklik alanı olacaktır. Çünkü sürdürülebilir bir düzen, pasif mutlulukla değil; karşılıklı etkileşim ve sorumlulukla ayakta kalır. Böyle bir evrenin varlığını sürdürebilmesi ancak sevgi ilkesi üzerine kurulmasıyla mümkündür. İnsan özünde sevgiyle yoğrulmuş bir varlıktır; modelin nihai dayanağını da burada temellendirmek gerekir.
Bu evrene geçiş yapanlar, sevdikleri ve sevebilecekleri doğru eylemleri tercih etme eğiliminde olacaklardır. Zira orada bulunan herkes bir zamanlar fiziksel dünyada yaşamış ve deneyim kazanmış bilinçlerdir. Bu nedenle kimsenin tamamen bencil, yalnızca kendine ait kapalı bir evreni olmayacaktır. Ortak geçmişe sahip bilinçlerin oluşturduğu bir düzlemde, mutlak bireysel çıkar üzerine kurulu sistemler varlığını sürdüremez. Bugün içinde yaşadığımız gerçek dünyada yapılan en büyük hata ise tam olarak budur: Ortak varoluş zeminini göz ardı ederek bireysel evrenler inşa etmeye çalışmak.
Bu yeni düzleme geçmeyi arzulayanlar ise daha şimdiden içinde yaşadıkları dünyada sevgiye alan açmaya başlayacaklardır. Çünkü geçiş yalnızca teknik bir aktarım değil, aynı zamanda etik bir hazırlık sürecidir.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder