Yerinde susmalı; gözlem önemlidir.
Yerinde görünür olmalı; burada zamanlama önemlidir.
Dikkat çekerek değil, anlatarak ve boşlukları sözle doldurarak yer alınmalı. Netlik ve düşünce, insanın aradığı ama bulamadığı bir cevherdir. Bunun için insanın zihinsel ve vicdan aynası kirli olmamalıdır. Öz saygısını yitirmeden ilerlemesi gerekiyorsa ileriye; geriye bakması gerekiyorsa geriye bakabilecek cesareti ve kararlılığı olmalıdır.
Bunca atıf, düşünce tarihinde bize neyi hatırlatıyor? Geçiş ara formlar kaybolur; ancak onlar olmadan yeni formlar kalıcı olmaz. Ben neyin ara formuyum? Böyle bir ara form neyin habercisi? Bunları düşünmedim; çünkü varsayımsal konuşuyorum.
Düşünce tarihine baktığımızda geldiğimiz nokta nedir? Sayılan dönemlerde insan neleri anladı ve hangi kapıları açtı? Ateşi keşfetti ve kullanmayı öğrendi; hangi kapıyı açtı? Tekerleği icat etti; hangi kapıyı araladı? Gemi yapmaya başladı, rüzgârı kullanmayı öğrendi; hangi kapıyı açtı? Matbaayı icat etti; hangi kapıyı araladı?
Dolayısıyla keşifler icatları, icatlar kapıları açtı. Şimdi geldiğimiz çağda, keşiflerin icatları araçsallaştırması nasıl ve ne gibi kapılar açacak? Ana konu budur.
İnsanlık, saydığımız araçsal icatları ve onlara bağlı keşifleri yaptıktan sonra, ilk iş olarak bu araçlarla merkezi güçlendirdi. Evet, zihinsel etkileşimler yeni alanlar açacak; bu süreç coğrafi olarak da işaretlenecek. Fakat artık tek zeki ve düşünebilen varlık insan değil. Bu ayrıntı, insanın serüvenindeki bilindik paradigmaları yerinden oynatabilir mi?
Uygarlık tarihi ve bilinç süreci kartopu gibi büyüdü. Bu durum bizde merkez yanılsamasını doğurdu. Gözden kaçırdığımız şey, kartopundan daha büyük ve ulaşılmaz olan alandı; biz alanı göremedik. Fizikçiler bunun hesabını yaptı ve hâlâ yapıyor. Sosyolojik anlamda toplumlar kartopu gibi yuvarlanmaya başlayınca, kartopunun merkezine odaklandık. Ben bu olguyu, nesilden nesile aktarılan bir hayatta kalma refleksi ve hafıza olarak düşünüyorum. “Yeni alan insan zihnidir” desem, kim inanır?
İnsan her şeyi bilemez; bilmesi mümkün değildir. Bu noktada kendime ışık tutabilir miyim? Bu benim için hayati bir eylemdir. Çünkü ışığımı yakıyorum; kendime ve çevreme yöneltiyorum. Bu girişimde bulunmalıyım. Daha neler yaşayacağımı bilmiyorum; ama yaşanan dünyayı anbean kavramalıyım.
Yıldızları, kâinatı, yağmuru, rüzgârın sesini; ağlayan bebeğin sesini, can çekişen insanın hâlini; yeni yumurtasından çıkmış kumru kuşunun durumunu; yolda kalmış bir bisikletçinin hâlini; gönül yarası taşıyan insanın iç sızısını; aç ve susuz kalmış insanın çaresizliğini; yuvasız kalmış birinin yalnızlığını; kevgire dönmüş dünyanın hâlini kavramalıyım.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder