Ana içeriğe atla

DENEYİM, SPİRAL KAVRAYIŞ ve AKTARIM

İnsanlığın kültürel izdüşümüne de gönderme yapıyorum. Sürrealist bir yerden yola çıkıyorum. Zamanı tutabiliyor muyuz? Biz bilincimize tutunuyoruz; temel olan bu. Benim için değil, genel anlamda varoluş böyle temelleniyor. Bilinci yalnızca zamanın ürünü olarak görmüyorum. Zamanı, bilincin deneyimsel yanı olarak tanımlamak bana daha yakın geliyor,  şimdilik. Bu noktaya gelmek küçümsenecek bir anlayış değil. İleride ne var bilmiyorum; neyi deneyimleyeceğimi de bilmiyorum. Bireyin zamansal süreklilik içinde kavradığı anlayış, bulunduğu çağın kabulleriyle ispatlanamayabilir. Ama bu, bireyin deneyimini gerçek dışı yapar mı?

Sürrealizm burada zamanı büküyor. Böylece bireysel deneyim yalnızca yaşanmış bir an olarak kalmıyor; geçmişi yaşıyor ve henüz gerçekleşmemiş olana bakıyoruz. Bu bakış açısını her bilinç kaldıramaz. Ancak zamanın doğası açısından bakıldığında söylediklerim deneyimi aşan bir boyuta ulaşıyor; belki de gerçek olan budur. Hafıza zamanın ürünüdür. Bilinç, zamanı yorumlayan bir arayüzdür. Deneyim ise hafıza ile zamanın bilinç üzerinden karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma bazen somut bağlantılar kurar, bazen de nadir kopuşlara sahne olur. İşte bireysel deneyimin ve düşünsel çabanın önemi burada başlar.

Varoluş…

Yazının ilk ortaya çıktığı ana dönelim, ardından şimdiye bakalım. Sonra anlatılan hikâyelere. Yazıyı düşünsel süreçten varoluşsal deneyime dönüştüren medeniyetlere bakalım. Böyle bakınca şu fark edilir: Kültürel devamlılık içinde eleştiriler olabilir, fakat esas olan ontolojik temeldir. Varlık, insanın yorumu ve kendini gerçekleştirmesiyle anlam kazanır. Böylece hem kültürel süreklilik hem de ontolojik kavrayış için bir zemin oluşur. İnsan varlığın nihai kapısı değildir; çözüldüğü ve kavrandığı bir kavşaktır. Bu yüzden bilinç, ölüm ve aktarım vardır; çünkü nihai bir son yoktur.

Varlık insanda çözülür ve insanın eylemleriyle anlaşılır hâle gelir. Kapasitemiz spiral biçimde evrilir. Bu, hayatın ve canlılığın sembolik ifadesidir. Düşünce de aynı yolu izler. Küçük ve önemsiz görünen bir olgu, bazen insan hayatının merkezine yerleşebilir. İnsan, varlığın merkezi değil, kavranma noktasıdır. Bu nedenle düşünme yetimiz belirleyicidir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” – René Descartes. Ancak nasıl düşündüğümüz, varlığı yanılsamaya da gerçeğe de dönüştürebilir. Yalnızca düşünmek yetmez; düşüncenin etrafında spiral bir gelişme (yükseliş) gerekir. Spiral, hayatın sembolüdür. Tekrar ederek ilerlemeyi ifade eder. İnsan kültürel soyutlama yoluyla gelecek tasavvuru kurabilen tek canlıdır. Onu varlığa yaklaştıran da bu süreçtir. Tarih, kültürel devinimin dışa vurumudur. Spiral düşünce önce somut itkilerle hareket eder, sonra soyuta yükselir ve tekrar somuta iner.

Soyut düşünce mitos, teoloji ve diğer anlatılar aracılığıyla somut gerçeklikle kavramsal düzeyde ifade edilir. Tanrı fikrine neden ihtiyaç duyulduğunu sorduğumuzda, bunun sosyolojik ve psikolojik etkilerini görürüz. İnsanlık bu tasavvura gelmeden önce farklı bilinç aşamalarından geçmiştir. Bu bir işleyiş modelidir. Mitsel anlayış kurmuyorum. Klasik tanrı modelinin işlevini yitirdiğini görüyorum, fakat bu boşluktan yeni bir mit üretmeyi düşünmüyorum. Tehlike burada: Her birey artık kendi mitini kurabilecek araçlara sahip. Bilgi ya da yetenekten bağımsız olarak bu mümkün.

Kutsallar sarsılıyor. Yapılması gereken kendimize gelmek. Referans noktamız doğal süreçler ve dengedir. Denge sabit değildir. İnsan, bağlantısal düşünce yoluyla ağlar üzerinden denge kurabilir. Doğal süreç belki de bu evreyi tamamlamaktır. Talep artar, arz artar; fakat bir noktada talep arzı aşar ve denge bozulur. Üretim ilişkilerinde kaos başlar. Herkese hitap eden bir model, artan talebi karşılayamazsa çöker. Günümüzde devletler ve kurumlar bu baskıyı yaşıyor. Yeni bir medeniyet, eskisinin içi boşaltılarak kurulamaz. 21. yüzyılın ilk çeyreği çözülme evresiydi; ikinci çeyrekte kurulum sürecine geçmiş olmalıyız.

Birbirimizi anlamak zorundayız. Bunu bize hangi şartlar öğretir? Çarpışmalar yara açar; o yaralar derin izler bırakır. İnsanlık unutmaz, fakat tepkisel olabilir.

Görülmesi gerekeni saklamayalım. Görünmesi gereken görünsün. Yaşanması gereken yaşansın. Olumlu ya da olumsuz olması fark etmez.

Can Ezgin

Telif  Hakkı Saklıdır  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ'NDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ: DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Dünya bazen karmaşık bir labirent gibi hissettirir. Ülkeler ve insanlar, çıkar çatışmalarının ve tarihsel yaraların ortasında savrulurken, sanki görünmez bir güç bu karmaşayı daha da derinleştirir. Bugün dünya, yeni bir Bermuda Şeytan Üçgeni'nin kıskacında. Bu üçgenin köşeleri; Avrupa'da Ukrayna Savaşı, Ortadoğu'da bitmek bilmeyen çatışmalar ve Asya'da Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimle şekilleniyor. Bir yanda toprağın, diğer yanda inancın, öte yanda ise kimliğin savaşı... Hepsi bu üçgenin içine çekiliyor.  Tarihsel Arka Plan: İmparatorlukların Çöküşü ve Modern Bermuda Bu çatışmaların köklerini, imparatorlukların çöküşünde buluyoruz. Avrupa’da çatışma kökenleri, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarının yıkılışıyla şekillendi. SSCB'nin dağılması, Ukrayna krizine zemin hazırlayan sınır ve kimlik sorunlarını derinleştirdi. Ortadoğu ise kolonyal mirasın yükü altında kaldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Batılı güçlerin müdahaleleri, etnik v...