Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Toplum etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ALBATROS’UN KANATLARI ve SENTEZ ZEKÂ

Albatros’un kanatları olmasaydı nasıl uçardı? Kanatları olsaydı, yön duygusu olmasaydı nasıl gideceği yere gidebilirdi? Buradaki mesele Albatros’un kanatlarının varlığı ya da yokluğu, yön duygusunun ne olduğu, nasıl çalıştığı değil. Odağımız kişi ve kurumlar değil. Bunun nedeni, odağımızı kişi ve kurumlara yönelttiğimizde düşünce alanımızı daraltmamız. Enerjimiz, olması gereken ölçekte ve biçimde dağılmıyor. Çevremizde daha fazla kirlenen enerji seviyeleri artıyor. Negatif duygular tutumlarımızı şekillendiriyor, yüklerimiz bizi aşağıya çekiyor. Bu sebeple bilgiyi, kavramları ve insancıl anlamda sanatı iç dünyamızın odağına çekiyoruz. Kendimizi bilmek, sorulara eğilmekle mümkün olabiliyor. Herkesin mutabık kaldığı, bilimden ve sanattan uzak cevaplar bizleri var olan pozitif enerjiden mahrum bırakıyor. İnsan sürekli tatmin araçlarına odaklanıyor. Enerji ve tatmin bize kendimizi iyi hissettiriyor. Ancak mevcut pozitif enerjilere bilimle ve sanatla anlam katabildiğimizde, negatif enerjiyi ...

MODERN TRAJEDİ ve SÜREÇSİZLİK

Zaman bize anlam denizi olmadan verilir. Başlangıçta zaman, boş bir deniz gibidir. Biz ise onun içinde var olmaya çalışırken anlamı görünür kılarız. Eğer mesele insanları aydınlatmak ve asıl önemli olanın zamanın katma değeri olduğunu gün yüzüne çıkarmaksa, bu tek başına bir sonuç değildir; aksine uzun bir sürecin başlangıcıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman süreçlerden kopuk yaşarlar. Bu kopuş, onları giderek büyüyen bir kaygının içine sürükler. Bu durumu, önü açık olduğu hâlde kendisini bir kuyunun dibinde sanan bir insana benzetiyorum. Oysa sorun, önünün kapalı olması değil; bulunduğu yerden bağlantıları kuramaması ve bütünü görememesidir. Bağlantıları düşünemeyen insan, zamanla bakmayı da unutur. Ardından düşüncesi daralır, bulunduğu noktaya saplanıp kalır. İşte bana göre asıl trajedi budur; insanlık trajedisi. Bu trajediyi aşamayan bir insanlık, sürdürülebilir bir dünyayı gerçekten var edebilir mi? Bu sorunun üzerinde düşünüyorum. Bana göre modern zamanlar insanı zamana sıkıştırıyor. ...

VİCDAN KRALLIĞINDA DEĞERLER

Vicdan Nedir? Vicdan, yalnızca "iyi ile kötüyü ayırt eden bir ses" değildir. Bu tanım eksik kalır. Vicdan, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin içsel farkındalığıdır. Başka ama yakın bir ifadeyle; vicdan, insanın kendi özgürlüğünü başkasının varlığıyla birlikte hissedebilme yetisidir. Eğer vicdan sahibi insan, değerlerin vücut bulmuş hâliyse, bu insan zerrelerden sonsuzluğa kadar yerinde duranları harekete geçiren, hareket hâlinde olanları ise durdurabilen manevi bir irade olabilir mi? Mecazi anlamda evet. Vicdan bazen tek bir insanın bile bir toplumun gidişatını değiştirebilmesini sağlayabilir. Tarihte vicdanlı bir karar savaşları durdurmuş, adaletsizliklere karşı direniş başlatmış, bilimsel ve sanatsal dönüşümlere ilham vermiştir. Bu anlamda vicdan, hareket ettiren ya da durduran bir güçtür. Bazen insan hakikati bilir ya da keşfeder. Ancak hakikate sadakat göstermek hassas bir denge ister. Dengeyi ne için kurduğumuz önemlidir. Vicdan, bu sorunun...

GERİLİM ve VARLIK TONU

Böyle de anlaşılır. Sonuyla başı bir olan düşünce türbülansına giriyoruz.  Ruhumun ilham kaynağı olan kuşlar. Albatros sıradan bir kuş değildir. Günlerce, hatta haftalarca okyanus üzerinde süzülebilir. Kanat çırpmaktan çok rüzgârları okuyarak yol alır. Bu yüzden birçok insan için özgürlüğün, yolculuğun ve ufkun sembolüdür. Özellikle göçmen kuşların (Migratory Bird) dünyası beni düşündürüyor. Uçuş şekilleri bir örüntü oluşturur. Zamanlama konusunda da birçok canlı gibi olağanüstüdürler. Örneğin gökyüzünde V şeklinde uçan kaz sürülerini düşünmek yeterlidir. Kuşlar kendi başına hareket eder ama sürü bir bütün gibi görünür. Lider kuş yorulduğunda geri çekilir, başka bir kuş öne geçer. Ortada merkezi bir arada tutan ve yönlendiren kuş yoktur buna rağmen yine de düzen vardır. Parçalar rekabet ederek değil, ilişkiler kurarak bütüncül bir yapı oluşturur. Düşünceler de tıpkı göçmen kuşlar gibidir: aynı gökyüzüne dönerler, fakat aynı yolculuktan dönmezler. Turbülans ve rota kavramı birli...

DENİZE YAKIN, KENDİNDEN UZAK

  “Kendini gerçekleştiren kehanet”, insanın bir şeye inanmasının, o inanca uygun davranışlar üretmesi ve sonunda o sonucun gerçekten ortaya çıkmasıdır. Başta yalnızca bir ihtimal ya da düşünce olan şey, davranışların etkisiyle gerçeğe dönüşür. Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı ilk olarak sosyolog Robert K. Merton tarafından sistemli biçimde açıklanmıştır. Bilinen en eski güçlü örneklerden biri Antik Yunan’daki Oedipus Rex olsa da, kaderden kaçarken kaderi gerçekleştirme motifi daha eski mitlerde de görülür. Yine de “tam anlamıyla kendini gerçekleştiren kehanet” yapısının en klasik ve en etkili anlatımı Oidipus hikâyesidir. Başka bir anlatıya göre Antik Yunan’da bir heykeltıraş, bir kadın heykeli yapar. Hikâyede Pygmalion adlı heykeltıraş, ideal güzellikte bir kadın heykeli yapar. Heykel o kadar kusursuzdur ki ona âşık olur. Sonunda aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite onun tutkusuna karşılık verir ve heykel canlanır. Bu canlı kadına sonradan “Galatea” adı verilmiştir. Bir insan...

EKSENLER ARASI YÖNSEL GERİLİM ve DENGE

Örneğin bilgi, bilgisizlere ve ilkesizlere gidiyor. Tabii ki burada kast edilen, bilginin niteliği. O nedenle epistemoloji hiç olmadığı kadar dikkat çekiyor. Yani burada tartışılacak konu, bilginin çağımızdaki kökeni ve dağılımıdır. Düz anlamda epistemik bir süreçten söz etmiyorum. Bir kişi bilgiyi üretirken, diğer kişi o bilgiden türetilen icatları kendi emelleri için fütursuzca kullanıyor. Bence bilgi, edilgenliği değil, yaratımı örgütlemeli. Günümüzde cazip bir unsur gibi görünen finansal girişim modelleri, sonradan toplumda beklenmedik değil, öngörülebilecek felaketlere kapı açabiliyor. Mortgage krizinde olduğu gibi. Ben bu krizde şunu fark ettim: Gelecekte bilgisayar ve yazılım dünyasındaki insanlar, dünyayı bir devrimin eşiğine getirebilirler. Bilgisayar ve yazılım dünyasına neden dikkat çektiğimi açıklayayım. Çünkü bu dünya koşullar hazırlıyor, süreçleri hızlandırıyor ve bazen taşları yerinden oynatıyor. Yeni fikirlere alan açıyor; onları görünür, kullanılır ve sorgulanır hâle g...

OLUŞAN OLUR, GÖRÜNEN GÖRÜNMEYE BAŞLAR

Ben silindir miyim, küp müyüm? “Yol alan poliedr.” Çünkü poliedr çok yüzlüdür; her yüzü dünyaya başka bir yönden bakar. Ama bu durumunda bu poliedr sabit durmaz. Yürür, öğrenir, değişir ve her yeni deneyimde kendine yeni bir yüz ekler. “Ben kimim?”den çok, “Ben neye dönüşüyorum?” sorusunun geometrisi. Eğer insan gerçekten kendini inşa eden bir heykeltıraşsa, yonttuğu şey karakteri midir, bilinci midir, arzuları mıdır; yoksa bunların hepsinden daha derinde bulunan yön duygusu mudur? Hepsine bakınca, sırasıyla onlardan bir parça varlık uzatsaydım ne yaparlardı? Verdiğim varlık parçası yabancı bir parça değil, insan parçası. İnsan bir et ve kemik yığını değil. Bunu onlar da bildikleri için kendilerini düşünceye, sanata ve araştırmaya vermişler. İnsanı yaratanlar arasında şerefli ve insana yakışan yolu seçmişler. Beni ben yapan, insanların hikâyeleri. O hikâyede her şey var; insana ait olan her şey. Ama asıl ben, onunla temas edenim. Bana ait olan kısımda kendim olmayı bilmeliyim. Çünk...

İMGENİN DUVARI ve SEMBOLLER

Sende “bakmayı dene”... Tanrı imgesine kavramsal düzeyde yaklaşmış olabilir miyim? Tanrı kavramı toplumsal anlamda kavramsal, bireysel anlamda ise bir imgeyse, bu çerçeveden Tanrı’ya bakmış olabilir miyim? Neden kompleks düşünen ve gören insanların yolu Tanrı kavramına çıkıyor? Ve tabii neden hayata basit ve düz bakan insanların yolu Tanrıya çıkıyor? Bilinmezlik olasılıkları ve duvarlar karşısında insan zihinsel duvarlar örüyor. Bu duvarları ördükten sonra kendine güvenli bir alan inşa ediyor. O alanda yine de şeytanlar, melekler, kötü ve iyi ruhlar var. Bu güvenli alanın içinden dışarıya çıktıklarında ördükleri duvarı görürler; o duvarın adı Tanrı’dır. Bilinmezlik tehlikelidir çünkü orada boşluk duygusu ve hiçlik çeperi vardır. Bu duygu karşısında insanlar güvenli alanda kalmaya devam etmek isterler. Bazen kompleks düşünen insanlar bu duvara çarpar ve geri sekerler; o sırada bu duvarı göremedikleri için Tanrı’yı aramaya başlarlar. Basit düşünen insanlar ise o duvarı göremeseler bile...

GÖLGELER IŞIĞI SEVER

Kayısı ağacı altındayız. Denize karşı. Kayısı ağacının gölgesi, denizin sesi ve rüzgârın taşıdığı o hafif tuz kokusu… Kayısı ağacının altında, denize karşı yapılan bu sohbetin ayrı bir dinginliği vardı. Bazen insan, kendine ve sevdiği kişilere bir ağaç seçerken aslında nasıl bir yaşam istediğini de anlatıyor. Kök salmak, rüzgâr görmek, mevsim geçirmek ve yine de yaşamaya devam etmek… İnsan bazen böyle anlarda zamanı daha yavaş hissediyor. Zeytin ağacı hızlı büyüyen değil, derinleşen bir ağaçtır. Toprağa aceleyle değil, sabırla tutunur. Rüzgârla kavga etmez; ona göre biçim alır. Gövdesindeki kıvrımlar yaşadığı zamanı saklar. Dışarıdan sert görünür ama yaşam gücü çok yüksektir. Kuraklıkta bile yaşamayı sürdürür. Ihlamur ağacı ise sertliğiyle değil, çevresine yaydığı etkiyle hatırlanır. Gösterişli olmak zorunda değildir; yakınında bulunanı sakinleştirir. Kokusu hafızaya işler. İnsan bazen yıllar sonra bile bir ıhlamur kokusunda eski bir zamanı yeniden hisseder. Bir de ıhlamur uzun ömür...

DOLAN BOŞLUK TAŞAR

Gelecekte fonksiyonel anlamda düşünürsek, insanın yeri ve konumu olacaksa işlevi ne olacak? “Fonksiyonel düşüncede insanın gelecekteki yeri ne olacak?” sorusu aslında bir tek cevabı olan soru değildir; çünkü “işlev” dediğimiz şey, hangi sistemden baktığımıza göre değişir: ekonomi, biyoloji, bilgi üretimi, kültür ya da etik sistem. İlk eksen üretim ve karar verme alanıdır. Otomasyon ve yapay zekâ ilerledikçe insanın “iş yapan varlık” rolü giderek daralıyor. Fabrika üretimi, veri analizi, hatta hukuk ve tıp gibi alanlarda bile sistemler insanı ya tamamlayıcı bir role indiriyor ya da denetleyici konuma çekiyor. Bu, insanın tamamen devre dışı kalacağı anlamına gelmez; “doğrudan icra eden” değil, “çerçeve koyan ve sınır belirleyen” role kayma ihtimali güçlenir. İkinci eksen anlayış üretimidir. Makine hesap yapabilir, optimize edebilir;  ama “neden varız?” ve “neye değer veriyoruz?” gibi sorular teknik değil, yönetsel değil, varoluşsaldır. İnsan burada hâlâ merkezi bir konumda kalır çü...

NEHİR, ÇAKIL TAŞI ve İNSAN

Düşünce ve yaşam formu... Bu fikrin bilimdeki karşılığı; (sistem teorisi, kuantum alanları, ekolojik bilinç) kavramları arasında kurulabilecek köprülerde görülebilir. Durdurak bilmeyen sevgi seliyim. Aşk için ben burada, nehirle birlikteyim. Çakıl taşındayım... Özüyle bütünleşik saf varlık: çakıl taşı. Bu tür imgeler, evreni ayrı parçaların toplamı değil; her parçanın kendi içinde bütünlüğün bir izini taşıdıyan yapı olarak düşünmeye iter. Çakıl taşı burada “küçük bir parça” değil, bütünlüğün içinden aşınarak ortaya çıkmış bir form gibi okunur. Suyun saflığını yüzeyinde yansıtan; öz varlığından kayıp vermeden özgünlüğü ortaya koyan bir imge... Tabiatın geçmişini kaybetmeden değişimin içinde kalabilen varlık, oluşu yansıtan bir yüzey olur. Su hareket hâlindedir, çakıl taşı ise durağandır. İnsan ne sudur ne de çakıl taşı... Doğanın güçleri su gibi akarken, dönüp bakınca insanın da bu doğa güçlerinin arasında yer aldığı görülür. Bu gerçek sürekli göz ardı edilmektedir. Öyleyse in...

DÜŞÜNCENİN DOKUSUNDA SENFONİ

Uzay-zaman dokusu için kumaş gibi deniyor. İnsan zihni uzay-zamanı çoğu zaman “bir şey” gibi hayal etmek zorunda kalıyor. Çünkü tamamen ilişkisel bir yapıyı sezmek kolay değil. Belki de “kumaş” sözcüğü, evrenin maddesinden çok ilişkiler ağını anlatıyor. İlerleyen bilgi ve teknoloji sayesinde biz, bu ilişkiler ya da madde ve enerji alanını hangi konular üzerinden kullanabileceğiz? İnsan bir şeyi organize ettiği zaman bunu medeniyetlerin yeri olan şehir yaşantılarına taşıyor. Ben ise bir yenilik ve gelişimi yalnızca kentsel yaşantılara değil; doğaya ve uzay-zamana taşımak istiyorum. İnsan, doğa, zaman ve evren arasında yeni bir denge arayışı görüyorum. Kavramları şimdi fark ettim; onları bir nota gibi görüyorum. Bu durumda bir senfoni yazıyorum. Kavramlar sınırlandırıyor; fakat nota şeklindeki kavramlar yaratıcı unsurlara ilham verirken aynı zamanda anlayış da kazandırıyor. En azından benim cephemden böyle görünüyor. İmgeler alan açıyor. Peki, kavramlar ve imgeler uzay-zamanda ne meyd...

37. HAMLE ve OLASILIKSAL BAĞLAR

Aslında bir karşılaştırma yapmıyorum. Makineler mekanik bir yaklaşımla açıklanabilir; fakat günümüzde bilgisayarlar artık sadece mekanik değildir. İlişkiler ağını hesaplayabilir, örgütleyebilir ve programlayabilirler. Bu yüzden bu durumu sürekli mekanik bir kavramla açıklamak yeterli olmaz. İlişkiler ağı birimleri hesaplanırken, en küçük birimin bu ağı örgütleyip hesaplayabilen bir yapı olduğu düşünülebilir; bu da bir bakıma kuantum bilgisayar kavramına yaklaşır. Bu nedenle yapay zekânın öğrenmesi basitçe anlatılabilecek bir konu değildir. İnsanın zihinsel işlevi de tam olarak bilinmemektedir. Bu yüzden “İnsan zihni nasıl öğreniyor?” sorusuna net bir cevap veremiyorum; çünkü bilemiyorum. Evren, yaratıcı bağlarla sürekli genişliyor. Bu süreçte insan zekasıda aktif şekilde yer alıyor. En başından beri ben bu perspektiften bakıyorum ve yanıldığımı düşünmüyorum. Şurada yanılabilirim: eksik, hatalı ya da bencilce bağlar kurarak bir yanılgı yaratabilirim. Bağları en ince ayrıntısına kadar...

GELECEKTE BAŞKA BİR DÜNYA

O rtadoğu alev alev olmuş. Ortadoğu’da savaş girmeyen ülke kalmış mı? Bu savaş kısa sürede bitecek gibi görünüyor. Ciddi planlar ve tutarlı, uzun soluklu savaşa hazırız mesajı hâkim, ancak dünya uzun soluklu savaşı kaldıramaz. Savaş uzarsa, birçok ülke tarafını seçmek ya da kopmak zorunda kalacak. Kopuş arayışı ve denge, bloklaşmayı beraberinde getirebilir. Ülkeler kan kaybederse içlerindeki tutarlılık zayıflar. İran’ın ne kadar dayanacağı tam olarak bilinmiyor. Daha önce uyarıda bulunmuştum: Dünyada İran’ın, terör eylemleri gerçekleştirebilecek hücreleri vardır. Netanyahu bu konuda uyanık olduklarını söylemiş; eğer değillerse, savaş ve kayıplar başka üstleri içerden vuracak olursa, o ülkelerin sivil yapıları ayağa kalkabilir. Devlet refleksi köklü olan ülkelerden söz ediyoruz. Bu savaşı İran üzerine bilerek çekti; bu nedenle savaşın basit olacağını sanmıyorum. Savaş çabuk bitse bile her zaman uyanık olunmalı. Bu savaş tarih yazmak için başlatıldı. Savaş uzarsa dünya büyük olaylara geb...

ÖZDEŞLİK, AKTİF SÜREÇ ve PASİF YARATICILIK

Çağımızda herkes sistem öneriyor ve sistem kuruyor. Eski paradigmaları öne alarak sistemler kurulabilir; ama bu yeterli değil. Önemli olan, insanların problemleri kavrayıp lokal çözümlere odaklanırken, genel çözümleri desteklemeleri. Bugün geçerli olabilecek bir sistem, yapısal bir sorun karşısında anlamını yitirir. Bu nedenle kapitalizm tıkandı, komünizm çöktü. İnsanlık her şeyin sınırında; kendi kendisinin de sınırında. Dolayısıyla mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurulmalı: Hacim küçük, enerji ihtiyacı minimum, işlevsellik maksimum olmalı. Biz klasik döngüyü ancak böyle değiştirebiliriz. Doğa böyle adapte olur. Ama biz doğanın üzerine çıkmak isterken, makro ölçeklerle her şeye hükmedebileceğimizi sandık. Enerjinin sınırsız, kaynakların yeterli olduğunu düşündük; merkezi yapıları istikrarın adresi gibi gördük. Oysa esas olan dolaşımdı. Gerilim yalnızca toplumsal ve sistemsel değil; ekosistem üzerinde de birikiyor. Mikro yapılarla makro ölçekte bir mimari kurmalıyız ki doğan...

DOĞANIN İÇİNDEN MÜKEMMEL SANAT

Bu sanat hikayesini kaleme alan yazıyı anlamak istedim. Ve anladım. Sanatta keskin bir rekabet var; ama insan kendisini bulabiliyorsa, kavramların dışına çıkıyor. Sanatçı, olabildiğince kendini ifade ederken sistemin açmaz yanlarına düşüyor? Onay, beğeni arayış beklentisi oluşuyor. O zaman yazdıklarıyla çelişiyor gibi görünüyor. Dostum, ne demiştim: İnsan kendisi olamıyor ama kendini bulabiliyor. Almanya’dan Amerika’ya taşınan bir sanatçı, kendi yolunu bulmuş olabilir; sosyal ve ekonomik sistemlerin içindeki kaygılar insanı sürekli bir sınıra götürüp getiriyor. İşte o sınır, kendini bulabilme alanı. Sanatçıların ve birçok insanın deneyimlemesi gereken yer burası. Önemli olan, kusurlu katmanların arasında, çerçeveyi bozmadan mükemmel hissi bir yerde gizleyebilmek. İnsan bu duyguyu yaşadığı anda, kendini bulmuş olur. Bazen bunu doğada gözlemliyorum. Doğa ilk bakışta mükemmellik vermez; ama dikkatlice bakınca örüntüyü görmeye başlarsınız ve kendinizi bulursunuz. Çünkü doğanın en mükemmel ...

HOMOJEN TOPLUM

Homojen toplumsal yapının bizi esir aldığı kanaatindeyim. Prensipler ve toplumsal ilkeler yabancı olarak nitelediğimiz insanlara uygulanıyor ya da iktidarı elinde tutan ailelerin çıkarları için uygulanmakta. O nedenle en masum şekliyle görüşlerimize ters, inançlarımıza aykırı, düşüncelerimize uzak bulduğumuz kişiler yabancı sınıfına dahil ediliyor. Ama düşüncelerimiz, görüşlerimiz vs. üzerine bunların doğruluğuyla ilgili yani gerçeğe ne derece yakınız ki sorusuyla ilgili adım atmaya gelince merkeze kendi düşsel varlığımızı ve toplumdaki homojen çıkarlarımızı koyuyoruz... Can Ezgin Telif  Hakkı Saklıdır