Ana içeriğe atla

NEHİR, ÇAKIL TAŞI ve İNSAN

Düşünce ve yaşam formu... Bu fikrin bilimdeki karşılığı; (sistem teorisi, kuantum alanları, ekolojik bilinç) kavramları arasında kurulabilecek köprülerde görülebilir.

Durdurak bilmeyen sevgi seliyim.
Aşk için ben burada, nehirle birlikteyim.

Çakıl taşındayım...

Özüyle bütünleşik saf varlık: çakıl taşı.

Bu tür imgeler, evreni ayrı parçaların toplamı değil; her parçanın kendi içinde bütünlüğün bir izini taşıdıyan yapı olarak düşünmeye iter. Çakıl taşı burada “küçük bir parça” değil, bütünlüğün içinden aşınarak ortaya çıkmış bir form gibi okunur.

Suyun saflığını yüzeyinde yansıtan; öz varlığından kayıp vermeden özgünlüğü ortaya koyan bir imge...

Tabiatın geçmişini kaybetmeden değişimin içinde kalabilen varlık, oluşu yansıtan bir yüzey olur.

Su hareket hâlindedir, çakıl taşı ise durağandır.

İnsan ne sudur ne de çakıl taşı...

Doğanın güçleri su gibi akarken, dönüp bakınca insanın da bu doğa güçlerinin arasında yer aldığı görülür. Bu gerçek sürekli göz ardı edilmektedir. Öyleyse insan yalnızca “su gibi” imgelere indirgenemez.

İnsan, tek bir fiziksel güç değil; bu güçlerin üst düzey birleşiminden doğan bir örgütlenme biçimidir.

İnsanı bir “üst kuvvet” gibi değil, farklı bir etki biçimi olarak düşünmek daha tutarlıdır.

Evren fiziksel kuvvetlerle işler, sistemlerle örgütlenir; insan ise bu örgütlenmenin içinde anlamı görünür kılan yansıtıcı bir varlıktır.

  1. yüzyılda insanın bu güçlere teknoloji aracılığıyla eklemlendiği görülmektedir. Aslında düşünüldüğü gibi edilgen bir çağa girmiyoruz.

İnsan artık doğayla doğrudan değil, tasarlanmış ara sistemler üzerinden etkileşmektedir.

İnsan artık yalnızca doğayı kullanan değil, doğanın geri besleme döngüsüne dahil olan bir varlıktır.

  1. yüzyıl, insanın doğadan koptuğu değil; doğanın güçleriyle daha yoğun biçimde yeniden bağ kurduğu bir çağdır.

Çakıl taşı mı varlığını nehrin hareketlerine ilişkilendiriyor, yoksa nehir mi çakıl taşının varlığıyla ilişki kuruyor?

Nehir çakılı yaratır, çakıl da nehri yönlendirir; fakat “ilişki” dediğimiz şey, bu ikisini birlikte gören bakışta ortaya çıkar.

Çakıl taşının ekosistemdeki yeri nedir?

Çakıl taşları, suyun nasıl aktığını belirleyen mikro yapılardır. Onlar nehrin yalnızca içindeki parçalar değil, aynı zamanda nehrin davranışını belirleyen mikro-mimari unsurlardır.

Çakıl taşlarının yüzeyinde ve arasında yaşam oluşur.

Peki, çakıl taşının etrafında hangi canlılar var olmuş ve yaşam bulmuştur?

  • Bakteri kolonileri (biyofilm tabakaları)
  • Algler (özellikle yeşil algler ve diatomlar)
  • Mantarlar

Bunlar çıplak gözle görünmez; ancak ekosistemin temel üretim ve dönüşüm katmanını oluştururlar.

Çakıl taşlarının aralarında ve alt boşluklarında ise:

  • Su böceklerinin larvaları (özellikle mayıs sinekleri ve taş sinekleri)
  • Küçük kabuklular
  • Solucan benzeri organizmalar

yaşamaktadır.

Bu canlılar, çakıl taşlarının oluşturduğu boşlukları barınak ve beslenme alanı olarak kullanırlar.

Birçok balık türü yumurtalarını çakıl taşlarının arasına bırakır. Çünkü bu alanlar:

  • Akıntıdan korunur,
  • Oksijen geçişine açıktır,
  • Yırtıcılardan saklanma imkânı sağlar.

Bu nedenle çakıl taşı, doğrudan bir “üreme koridoru” işlevi görür.

Düşünce için insan bir çakıl taşıdır.

Düşünce akıştır; insan ise bu akışın içindeki şekil veren direnç noktasıdır.

Peki, düşünce yaşam formu yeni çakıl taşlarına ihtiyaç duyabilir mi?

Ekosistem açısından bakıldığında bu fikir oldukça anlamlı görünmektedir. Çünkü düşünce de, tıpkı yaşam gibi, tutunabileceği yeni yüzeylere, yeni ilişki alanlarıyla olgunlaşır. İnsan da olağan bir unsurdur. Doğanın yapısındaki diğer varlıklar gibi, insanın özden gelen varlığı da doğal koşullarla etkileşim içindedir. 

Can Ezgin

Telif Hakkı Saklıdır 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...