Ana içeriğe atla

BAĞLANTILARIN GÖRÜNMESİ ve YAŞAM

Bağlantılar, Bilgi ve Yaşam Üzerine Felsefi Bir Deneme: İlk hücre düzeyinde amaç, çevresel koşullarla etkileşim ve aktarımın bir sonucu olarak ortaya çıktı. İlk hücre düzeyinde böyle bir amaç gerçekten var mıydı? Yoksa biz mi, sonradan oluşan bu süreci “amaç” kavramıyla mı açıklıyoruz? Öğrendiğini aktarmak, yaşamın en temel geri besleme yönü olabilir mi?

Derinlerde süregelen yaşamın en temel motivasyonu öğrenmek ve öğrendiğini aktarmaksa, bu düşünce bizi nasıl bir anlayışa götürür? Eğer eğitim öğrenmeye bağlıysa ve öğrenmenin temelinde devamlılık varsa, o zaman “öğreten” nedir? Öğreten yalnızca bir insan mı, yoksa hayatın kendisi mi?

Belki de öğretmek yalnızca bilgi vermek değildir. Öğretmek; bir varlığın başka bir varlıkta dönüşüm oluşturabilmesi, onda yeni bir bağlantı ve farkındalık uyandırabilmesidir. Bu nedenle bir kişi yalnızca kitaplardan ya da insanlardan öğrenmez; deneyimlerden, ilişkilerden, acılardan, kayıplardan, sevgiden ve yaşamın kurduğu geri bildirimlerden de öğrenir.

Konuya en temel açıdan şöyle yaklaşırsam: “Beni eğit” içgüdüsü ne anlama gelir? Buradaki yakarış bilinçaltında ortaya çıkıyor ve bilinçte yankıya dönüşüyorsa ne olur? Eğer bu süreç olağansa, o zaman öğrenmek bağlantıda kalmak anlamına gelebilir. Bu bağlantı insan için neyle kurulacak bir olgudur?

İnsan çoğu zaman ne aradığını tam olarak bilmeden bir arayış hisseder. Bu arayış bazen bir huzursuzluk, bazen anlam arayışı, bazen de açıklayamadığı bir eksiklik hissi olarak kendini gösterir. Bu yönelim çağrışıma dönüşmeye başladığında insan artık yalnızca yaşamaz; yaşadığı süreci sorgulamaya ve kavramaya başlar.

Hayat, basit bir kavram ve yalnızca şimdiye sıkışmış bir ölçü olmaktan çıkıyor. O alanın devamı gibi… Belki de bu süreçte bildiğimiz zaman anlayışı baypas oluyor.

Şunu anlıyorum: Birey yeni bir bağlantı ve anlayış geliştirdiği zaman, istesek de istemesek de, bildiğini aktarma ve paylaşma içgüdüsü yaşamsal anlamda devreye giriyor. Eğer bu içgüdü körelirse, o zaman yaşam farklı bir evreye geçebilir ya da toplumsal bağlar değişime uğrayabilir.

Dolayısıyla en güçlü olgu, insanın bu süreci farkındalıkla gerçekleştirebilecek oluşu…

En başından beri önemli olan sorumuz şuydu: Bu içgüdü neden bu derece insanlarda aktif? Öğretme eylemi içinde olmayanlarda dahil olmak üzere, neden bu kadar güçlü bağlar ile bilgi ve becerilerimizi dolaylı da olsa aktarma ihtiyacı duyoruz? Acaba yaşamsal bağlar kurulduğunda mı bu aktarım süreçleri başlıyor? Bilgi aktarımı daha yapısal bir taşa mı işaret ediyor.  

İnsanların bazıları bağlantıları daha yoğun hisseder. Bir kısım insanlarda yalnızca bilgiyi değil, bilgiler arasındaki görünmeyen ilişkileri de fark eder. Böyle insanlar çoğu zaman yalnızca “öğretmek” istemez; düşünce ile yaşam arasındaki süreçleri bildirmeyi amaçlar.

Çünkü insan bazen bir düşünceyi yalnızca anlatmak için değil, o düşüncenin başka bilinçlerde yaşamaya devam ettiğini görmek için paylaşır. Hayatı yalnızca hayatta kalabilmek üzerinden açıklamaya çalışmak, felsefi anlamda hâlâ yetersizliğini koruyor. 

Evet, eğer derinlerdeki en temel yaşam motivasyonu öğrenmek, bilgi üretmek ve öğrendiklerimizi aktarmaksa, bu anlayış bizi nasıl bir geleceğe ve düşünce biçimine götürecektir?

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır 




 



 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...