Ana içeriğe atla

ZAMAN ve MEKÂN TAŞI

Dünyanın bazı meydanlarında dikili taşlar vardır. Zaman anlatılmak istenmektedir. Bilinç ile zaman ve mekân arasında kurulan bir bağdır bu. Belki de başlangıçta astronomi temelinde koordinat anlamıyla ilişkiledirilmiş olabilir.

Zamana hükmeden tanrısal güçler varsa, bu tanrısal zamana açılan yön aynı zamanda tanrısal bilinçtir. Tanrısal zamana her bilinç bağlanamaz. Çünkü bu zamanı anlamak, evrensel zamanı ve Güneş Sistemi’mize bağlı zamanı kavramaktan geçer. Dolayısıyla bir şeyin içinde yaşıyor olmak, o şeyi anlayabileceğimiz anlamına gelmez.

Evrensel zaman tek bir zaman fikri değildir; zamanın varlık sebepleri vardır.

Dönelim dikili taşların sürecine.

İnsanın bilinci, yani özü, kendine yeterince açık değildir. Birçok sistem, yapıyı yönlendirmek için toplumsal anlamda tasarlanır. Eğer bilincin tarihsel ve kültürel bir yapısı varsa ve bu yapı zaman ile mekânla bağlantılı bir süreçten geçiyorsa, kültür ve bakış açısı dolayısıyla bu süreçlerde doğan anlamlara verilen yaklaşımlar da buna göre şekillenir.

Ruhsal yükseliş… Dolayısıyla kutsal alanlara ve meydanlara dikilmesinin sebebi budur: ruhun göğe doğru yükselmesi. Kutsal alan.

Mekânı evrensel anlamda konumlandırır; ruhsal iktidarı ilan eder.

Gözden kaçırılan bu sembolün tesadüf olmadığını, derin anlamda insan bilincinin bir koordinat kurma ve yaratma eylemi olduğunu düşünüyorum. Yani kültürler, doğada olduğu gibi kendi koordinatlarını yaratmak zorundadır. Bu sayede varlıkla temas halinde olduklarını ilan ederken, kendi kültürel varlıkları içinde bir koordinat alanı yaratmış olurlar.

Çağımızın bilinçsel ve ruhsal anlamda yeni koordinatlara ihtiyacı vardır. Rönesans’ta insan merkezli bir evren tasarlanmıştı. Şimdi nasıl bir gelişme olabilir?

Bilinç, bir yaşam ve çevremizi organizasyon ile uyumlanma modeli ise, özgür bilincin fonksiyonu nedir?

İnsan, yani bağlar kurabilmek için özgür olmak zorundadır. Özgürlüğü hangi alanda insan yaratabilir; Tanrısal zamanda mı?

Formu ortaya çıkaran mı (Michelangelo),
formun yasasını çözen mi (Giambattista della Porta),
yoksa formu harekete dönüştüren mi (Bernini)?

21. yüzyılda aydınlanma… İnsan ve hayal gücü odağından bakıldığında, bu yüzyılda sanat önemini korumaktadır. Mekân, zaman ve bunların yeni araçlarla birlikte bilinç üzerinden okunmasıyla yeni bir aydınlanmadan söz edebiliriz. Bu aydınlanma teolojik anlamda olmayacak; kavramlar ve bağlamlar üzerinden şekillenecektir.

İnsanın hayal gücü zengindir, ancak imkânları sınırlıdır. Kültürel anlamada insanı zorlayan unsurlar nelerdir? Bu sorunun özünde, insanın yetinmeyi bilememesi gerçeği yatar. Eğer insan, elindekilerle yetinmeyi bilseydi, kültürel süreçler çok farklı işlerdi.

Ne yazık ki insan kolayca kavranabilir bir varlık değildir. Ayrıca tam anlamıyla gözlemci de değildir; seçicidir. Seçimler nasıl yapılmalıdır sorusunun cevabını çoğu zaman tam olarak bilmez. Bu nedenle bu konuda da yetersizlikler ortaya çıkar.

İnsan neden gerçek anlamda bir gözlemci değildir? Bir kişinin gözlemi neden sorgulanmadan kitleler tarafından hızla kabul edilir? İnsanlar, kendi zaaflarının farkında olmadan mı seçim yapar?

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...