Ana içeriğe atla

DALGALANAN ZAMAN ve MEKÂN

İnsan bilincine, aramızda kalsın, çarpan bazı şeyler var. Bunları ne hareket hâlinde olduğum mekânla ne de geçip giden süreçle birlikte eski zaman anlayışlarımızla kavrayarak tanımlayabiliyorum. Bu durum mevcut tanımlara baskın çıkıyor. Bu yüzden ölçeği zihnimde genişletiyorum.

Öznel ve lokal zaman kavramı içinde, uzay-zaman kavramlarıyla birlikte bir yönelimle, kendiliğinden gelişen bir oluşa bakış atıyorum. Ancak yine de kavrayış düzeyinde bu gerilimi tam olarak hafifletemiyorum. Bu nedenle kendimi “yeni çağ” demekten alıkoyamıyorum.

Bu süreçte insanlığı ne bekliyor?

Bana çarpan olguları anlamaya ve kavramaya özen gösteriyorum. Evet, yaşıyoruz; olanın içindeyiz. Fakat öyle bir an geliyor ki, bir olgu ortaya çıkıyor ve mevcut süreç olağan dışı bir yöne doğru evriliyor. Olağan bir gündeyiz ve sebebini bilmediğimiz bir anda bir şey fark ediyoruz. Bu fark ettiğimiz olguyu yine de normal şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Oysa olanlar, zaman ve mekân bakımından açıklanamıyor. Burada mantıksal çerçevede bir gerilim açığa çıkıyor.

Felsefenin yaratıcı ve zorlayıcı yanı da tam olarak burasıdır.

Eğer bir şey düşünce dünyama fırtına gibi çarpıyorsa, bu bir hayal değil, oluş hâlinde olan bir durumdur. Yani ortada olağanüstü bir durum vardır. Şahidim de vardır. Ancak mevcut fizik yasalarıyla bunu açıklayamıyorum.

Örnek vermek gerekirse: Açık denizde kaptanım. Birden hava kararıyor. Kullandığım orta boy yelkenli bu fırtınanın merkezinde kalıyor. Fırtına çıkmadan önce nerede olduğumuzu ve en yakın karaya ne kadar uzaklıkta bulunduğumuzu biliyorum. Teknede bir kaç kişi daha var. Onlarda yanımda. Dalgalarla mücadele ediyorum. Bir süre sonra hava birden açılıyor. Bu sırada fırtına içinde ne kadar yol aldığımızı da biliyorum. Hava tamamen düzelmişken, hiç beklemediğim bir anda uzakta bir kara parçası görünüyor. Haritaya bakıyorum; bu kara parçasına normal şartlarda bir hafta sonra ulaşmamız gerekirken, biz yaklaşık bir saat içinde oraya gelmişiz.

Yaşanan durum buna benzer.

Bunu zaman ve mekân dalgalanması olarak tanımlarsak nereye varırız? Diyelim ki zaman ve mekân aslında soyut ve somut bir deniz gibi. Bu durumda gerçekliğin doğası ne olurdu?

Bu konuda aklımda net bir fikir yok. Dolayısıyla böyle bir zaman–mekân modelinde bildiklerimiz nasıl etkilenir?

Bu tür bir durumu insan yaşamı içinde genel anlamda ispatlamak oldukça zordur. Ancak başka bir yönü daha vardır: Bu olguyu abartmadan deneyimleyen bir zihin nasıl bir dönüşüm geçirir? Daha sonraki olaylara nasıl bir bakış açısıyla yaklaşır?

Böyle bir zihin kararlarını nasıl verir?

Bu noktada zihin, “doğruyu seçmeye” değil, “en dengeli hareketi üretmeye” odaklanır. Kararlar sabit sonuçlar değil, sürekli güncellenen yön ayarlamaları hâline gelir.

Doğru zamansaldır; yani soyuttur. Değişim ise zamana endeksli olmayan bağların sürece dayanmasıdır. Dolayısıyla doğru, zamana bağlı olarak değişen bir yorum alanıdır. Değişim ise zamanın içinde değil, ilişkisel yapıların yeniden örgütlenmesinde ortaya çıkar.

Gerçeklik, yaşanan bir şey değil; yaşananın zihinde zaman aracılığıyla yeniden kurulmuş hâlidir.

Dipnot: “Doğru” kavramına ilişkin olarak şunu eklemek isterim: Doğru zamansaldır. İnsanlar ve kültürler, ortaya koydukları bilgilerin geçerli olabilmesi için bir alana ihtiyaç duyarlar. Bu alan, varlığın alanıdır. Dolayısıyla insan, zamandan bağımsız temel zeminler de kurabilir.

Bu durum bizi, felsefede mutlak kavramlar yerine daha esnek yapılara götürür. Ancak  mutlak kabul edilen kavramlar da insanın gelişimiyle orantılıdır. Yani bugün mutlak olarak öne sürülen kavramlar, ileride işlevlerini yitirebilir.

İnsan ve kültürler, bilgiyi işletebilmek için varlık alanları kurar. Bu alanlar zamanla değişir. Bu nedenle mutlak kabul edilen kavramlar, tarihsel bağlam değiştikçe işlevlerini yitirebilir. Onların geçerliliği, insanın bilişsel ve kültürel gelişimiyle birlikte yeniden şekillenir.

Doğru zamanla değişir; ancak bu değişimin zaman aralıkları oldukça uzundur. Çünkü kültürler ve toplumsal dinamikler güçlü alanlar oluşturur. Kavramsal anlamda sabit doğruların oluşması ve değişmesi yıllar, hatta yüzyıllar alabilir. Bu yapıların özünde işleyen bağlar, büyük ölçüde evrimsel kabul süreçlerine dayanır.

Bu nedenle bugün sabit kabul edilen bir kavramın değişmeyeceğini düşünmek yanıltıcıdır. Sürekli güncelleme fikri cazip görünür; bu, mikro ölçekte anlaşılabilir. Ancak makro ölçekte bu güncellemelerin gerçekleşebilmesi için gerçek anlamda bir bilgi ve kültür toplumu olmamız gerekir.

Özetle: Doğrular zamansaldır; ancak bu zaman bireysel değil, kültürel ölçeklerde işler. Kültür, kurumlar ve güç yapıları bilgi değişimini yavaşlatır. Bu nedenle kavramsal dönüşüm çoğu zaman yüzyıllara yayılan bir süreçtir. Bu yüzden gerçek ilerleme, yalnızca yeni fikirler üretmek değil, bu fikirlerin toplumsal yapıya entegre olmasını sağlayan sistemler kurmaktır.

Can Ezgin

Telif Hakkı Saklıdır 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...