Ana içeriğe atla

DÜŞÜNCENİN DOKUSUNDA SENFONİ

Uzay-zaman dokusu için kumaş gibi deniyor. İnsan zihni uzay-zamanı çoğu zaman “bir şey” gibi hayal etmek zorunda kalıyor. Çünkü tamamen ilişkisel bir yapıyı sezmek kolay değil. Belki de “kumaş” sözcüğü, evrenin maddesinden çok ilişkiler ağını anlatıyor.

İlerleyen bilgi ve teknoloji sayesinde biz, bu ilişkiler ya da madde ve enerji alanını hangi konular üzerinden kullanabileceğiz? İnsan bir şeyi organize ettiği zaman bunu medeniyetlerin yeri olan şehir yaşantılarına taşıyor. Ben ise bir yenilik ve gelişimi yalnızca kentsel yaşantılara değil; doğaya ve uzay-zamana taşımak istiyorum. İnsan, doğa, zaman ve evren arasında yeni bir denge arayışı görüyorum.

Kavramları şimdi fark ettim; onları bir nota gibi görüyorum. Bu durumda bir senfoni yazıyorum. Kavramlar sınırlandırıyor; fakat nota şeklindeki kavramlar yaratıcı unsurlara ilham verirken aynı zamanda anlayış da kazandırıyor. En azından benim cephemden böyle görünüyor. İmgeler alan açıyor.

Peki, kavramlar ve imgeler uzay-zamanda ne meydana getiriyor?

İnsan sadece insan değil; doğa, zaman ve evren de yalnızca soğuk kavramlar değil. Bu kavramlar, biz istesek de istemesek de sürekli bizden bağımsız hareket hâlindeler. İnsan benim için içi boş bir kavram değil. O kavramı duyduğumda aklımda önyargılar şekillenmiyor; yalnızca o “insan” kavramına ait hareketi duyumsuyorum. Bu nasıl oluyor?

İnsan, doğa, zaman ve evren kavramlarıyla birlikte aklımda önyargılar oluşmadığı için bu kavramların etkileşimleri beliriyor. Örneğin insanın yüzyıllarca doğayı gözlemlemesi, sonra zamana eğilmesi; onu yaratması ya da keşfetmesi, evreni gözlemlemesine neden oluyor. Bunların hepsi büyük bir senfoni. Ve bu senfoniyi insanlık tarihi var etmiş durumda.

Beni sürekli düşündüren bir süreç var: insanlık ve insanlığın evrimsel koşulları. Ne oldu da bazı uygarlıklar kültür ve medeniyet ölçülerini geliştirebildi? Bu konu aklıma geldikçe düşünüyorum. Çünkü bunun kesin bir açıklaması yok gibi görünüyor. Belki de gözden kaçırdığımız bir şey var: insanın, hatta atalarımızın doğal bir yatkınlığı. Tıpkı göçmen kuşların her seferinde rotalarını bulmaları gibi.

Bazı uygarlıklar bu gelişimlerini neye borçluydu? Düşünelim: avcı ve toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçiş… İşte beni düşündüren nokta tam olarak burası. Çünkü bir avuç insan bir medeniyet kuruyor; bazıları ise kuramıyor ve edilgen kalıyor.

Dolayısıyla sohbetler, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bilinç köprüleri kuruyor. Fakat bu da sistemin ne olduğuna bağlı. Gerçek soru şu olabilir: Sistem teorisi bir yanılgı mı, yoksa gerçekten mevcutta bir sistem var mı? Sistem yalnızca algısal araçlarla yaratılmış bir illüzyon mu?

Sonuçlar bize yalnızca gerçeklik üzerine düşünmemiz gerektiğini telkin etmez; çünkü o sonuçların içinde biz de varız. Sistemler sapmaları göremediği ya da tespit edemediği zaman, beklenmedik sonuçlara sebep olabilir. Ve sonra bu sonuçların altında kalırız.

Örneğin büyük bir deprem sonucu binlerce insanın hayatını kaybetmesi bir sonuçtur. Ardından bu sonucun sebepleri araştırılır. Araştırmalar sonucunda kurum ve kuruluşların büyük ihmalleri olduğu ortaya çıkar. Bu ihmallerin ardında çıkar ve menfaat ilişkileri bulunduğu kadar; denetimsizlik, kanun boşlukları ve yapı güvenliği konusundaki yetersizlikler olduğu anlaşılır. Sonrasında ceza kanunlarının da yetersiz, hatta kimi zaman kasıtlı biçimde eksik bırakıldığı fark edilir.

Bu tür depremlerin yaratacağı sonuçlara karşı gerekli yapı düzenlemeleri, denetimler ve ceza kanunlarında yeni düzenlemeler yapılması beklenir. Ancak çoğu zaman bunlar tam anlamıyla gerçekleşmez. Böylece gelecekte yaşanacak daha büyük felaketler için yalnızca geçici tedbirler alınmış olur. 

Evrenin dokusu, uzay-zaman kumaşı betimlemesiyle imgesel anlamda görünür hâle geliyor. Depremler, jeolojik hareketlerin uzay-zaman dokusunda meydana gelen mecazi yanı gibi görünse de, doğal felaketlerin sonuçlarını büyük kayıplarla karşılamak zorunda olmadığımızı bilmeliyiz.

Can Ezgin

Telif Hakkı Saklıdır 

                                                            

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...