Kayısı ağacı altındayız. Denize karşı. Kayısı ağacının gölgesi, denizin sesi ve rüzgârın taşıdığı o hafif tuz kokusu… Kayısı ağacının altında, denize karşı yapılan bu sohbetin ayrı bir dinginliği vardı. Bazen insan, kendine ve sevdiği kişilere bir ağaç seçerken aslında nasıl bir yaşam istediğini de anlatıyor.
Kök salmak, rüzgâr görmek, mevsim geçirmek ve yine de yaşamaya devam etmek… İnsan bazen böyle anlarda zamanı daha yavaş hissediyor.
Zeytin ağacı hızlı büyüyen değil, derinleşen bir ağaçtır. Toprağa aceleyle değil, sabırla tutunur. Rüzgârla kavga etmez; ona göre biçim alır. Gövdesindeki kıvrımlar yaşadığı zamanı saklar. Dışarıdan sert görünür ama yaşam gücü çok yüksektir. Kuraklıkta bile yaşamayı sürdürür.
Ihlamur ağacı ise sertliğiyle değil, çevresine yaydığı etkiyle hatırlanır. Gösterişli olmak zorunda değildir; yakınında bulunanı sakinleştirir. Kokusu hafızaya işler. İnsan bazen yıllar sonra bile bir ıhlamur kokusunda eski bir zamanı yeniden hisseder. Bir de ıhlamur uzun ömürlüdür; acele etmeden büyür. Gövdesi yaş aldıkça daha derin bir karakter kazanır.
Belki de insan, sevdiği kişileri ağaçlara benzetirken aslında onların zaman içindeki varlığını tarif etmeye çalışıyordur.
Bazen hayat çalkantılı gidiyor. İnsanlar bilerek ya da bilmeden bu ağaçların dibine zararlı şeyler bırakıyor. Bir ağacın dibine bırakılan şeyler zamanla toprağı değiştirir. Bazıları besin olur, bazılarıysa kökü yavaş yavaş zehirler. İnsan ilişkileri de biraz böyle işliyor.
Örneğin bazen bazı kişiler, bu ağaçların rüzgârını kıskanıyor; yağmurunu kesmek istiyor. Bazıları bir ağacın meyvesini değil, gölgesini bile kıskanabiliyor. Çünkü başka birinin huzuru, üretkenliği ya da iç dengesi onlara kendi eksiklerini hatırlatabiliyor. İnsan, bir başkasının ışığını azaltırsa kendi karanlığının küçüleceğini sanıyor. Oysa çoğu zaman olan şey şu: Orman küçülüyor.
İnsanlar bazen yetersizliklerini fark etmiyor. Ve kaçınılmaz sona yaklaşmadan önce o ağaçları da kurutmak istiyorlar. Belki önemli olan, insanın hangi tarafta duracağına karar vermesi: Toprağı tüketen tarafta mı, yoksa yaşamı sürdüren tarafta mı?
Bir de almasını bilen için başka bir incelik var. Biraz edebî, biraz felsefî…
Kayısı ağacı meyvesini verir ve herkese sınıf gözetmeksizin kucak açar. İnsanları yargılamaz. “Neden bu kadar çok topladın?” ya da “Meyvelerimi neden erkenden kopardın?” demez. “Sen alma, o alsın.” demez. Gücü yettiğince meyvesini en alt dalından en üst dalına kadar sunar. Ama bunları ekosistem dediğimiz evrensel bilincin ışığında yapar. Yani ağaçlar, salt sevgi veren varlıklardır.
İlişkilerde bazen insanlar kendilerini kandırıyor ve farkında olmadan ilişki kurdukları insanları da kandırdıklarını sanıyorlar. Sonra hatalar yapıyorlar. Hatalarını görünmez kılmak içinse suçlayıcı ve aşağılayıcı davranıyorlar. Ardından kenara çekilip ahkâm kesiyor, akıl vermeye çalışarak tepeden bakıyorlar. Takdir edersin ki böyle ilişkiler yorucu ve yıpratıcı oluyor.
Pusuya yatan sevimli canavarlar gibi… Komik ama bir o kadar da düşündürücü.
Ne yazık ki sürekli yanlış anlama eğiliminin hâkim olduğu bir ilişki, zamanla ağır bir hava yaratıyor. O nedenle fırtına, fırtına olduğunu bilmeden davranıyor. Bir anda toz duman ayağa kalkıyor.
Denge kavramı düşünülürken bazı insanlar başat olmaya çalışıyor. Fakat başat olmadıklarını hissettiklerinde fırtına daha da güçleniyor. Ben denge tarafında olmaya özen gösteriyorum. Ama hayatı boyunca ezilmiş bir ruh, eline üstünlük fırsatı geçtiğinde bunu entrikalarla koruyabileceğini sanıyor ve denge arayan kişiyi görmezden geliyor.
Aslı olmayan suçlamalara sığınmadan beklentiler düşürülmeli. Sınırları çoğu zaman farkında olmadan karşıt düşünceye sahip insanlar koymaya başlıyor. İkili ilişkilerde sürekli bir üstünlük mücadelesi güdülüyor. İnsanlar meydanlara bir sahneyle çıkıyor; o sahnede kendi doğrularına göre roller yazıyorlar.
Kompleksli insanlar, malları ve mülkleriyle bulundukları yerden birçok şeyi etkilemek istiyor. Bir yerde sevgi ağacı var; bir yerde de o ağacı kurutmak isteyenler…
İlişki içinde olanlar baltayı ağacın gövdesine vuruyor, sonra iyi niyetten söz ediyorlar. Gerçek bu.
Açık olmasını bilmeliyiz. Suçlayıcı yaklaşmadan, kontrol etmeyi amaçlamadan, gururlarımızı incitmeden…
“Hayat diyalektik.” Demek istediğim buydu.
Özellikle “değişmez” kelimesine benim düşüncemde yer yok. Koşullar değişir. Ama “değişmezler” dediysem, orada başka bir olgu vardır.
Onların hiçbir şeyini istemiyorum. Gölgelerini bile… Ama gölgeler ışığı sever.
Gördüğüm şey, güç merkezli düşünüyor olmaları. Ortası yok. Belki bir gün hayatı anlamaya niyet ederlerse dünya onlara güç merkezli görünmemeye başlar.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder