Bazen yaşananlar yaşanır ve sende kalır. Örneğin çiçekler, çiçek olduklarını bilmek zorunda değildir. Yaşadıklarını bir başka çiçeğe aktaramazlar. Belki insanın da hayatında böyle özel anlar vardır. Yaşarsın ama ne olduğunu bilemezsin ve aktaramazsın. Bunun bir adı olmalı. Anlatılmak istenen, her şeyin içten içe varoluşunu vurgular. İç yapı tutarlı olmadığında, varlıklar nesnel anlamda görünmez ve imgesel şekilde hissedilmez. Zaman zaman bazı olaylar, bu iç tutarlılık sayesinde aşılabilir. Aslında biz hayatı bilmiyoruz, yaşıyoruz. Yaşadıktan sonra biliyor gibi yapıyoruz. Eğer evrende iç tutarlılık olmasaydı, varlık görünür hale gelemezdi.
İnsanlar tarih boyunca kuşları gözlemlemiş, uçma arzusunu mitlerine, efsanelerine, destanlarına ve masallarına işlemiştir. Bu durum, kolektif bilincin bireylerde nasıl somut girişimlere dönüştüğünü gösterir. Bu yüzden çağımızdaki gelişmeleri önemsiyorum. Dünya hâlâ bunu tartışıyor. 21. yüzyılda sınırların muğlaklaşacağını düşünüyorum. Yüzlerce yıl sonra bu muğlak sınırlar tamamen ortadan kalkabilir. O zaman insan hâlâ insan mı olacak, yoksa başka bir şeye mi dönüşecek? İnsan, hayal ettiği her şeyi anında deneyimleyebilecek mi?
İnsan doğadan ne zaman ayrıştı? Ne zaman hayalini, doğayla uyumlu ve tutarlı formlara dönüştürebileceğini kavradıysa, o zaman doğanın kaosunu kendi lehine çevirdi. Bunun bedelini de zaman zaman fazlasıyla ödedi. Özellikle bu yüzyılda çok net ortaya çıkacak olan şey şu: İnsan zihninin yarattığı evren, bilinen evrenden daha gerçek hissedilebilir. Antik dönemde Demokritos, atomu zihinsel olarak modelleyemese de onu niteleyebilmişti. İnsan, evreni anlamak için modeller kurar. Bugün ise insan zihni de bu modelleme sürecinin konusu haline gelmiştir.
Evreni araçlarla keşfetmeye devam ederiz; yalnız zihnimizi anlamadan evreni deneyimleyemeyiz. Ne zaman zihnimizi anlar ve içindeki evreni görmeye başlarız, işte o zaman oyunun kurallarını yeniden yazarız. İnsanın durumu, evrenin içine çökmesi gibidir. Bir bilinç düşünelim: çöker, yeniden uyanır; tekrar çöker, tekrar uyanır. Bu, belki de gerçek sanatçının bilincidir. Normalde insan bilinci yalnızca ölüm anında çöker. Ancak sanatçının bilinci, yaşam boyunca defalarca çöker ve yeniden kurulur. Sanatçı, kendi evrenini teorik olarak kuran ve etki alanı yaratan kişidir. Zihnini boşaltır, serbest bırakır; gerçeklik ara yerlerde sıkışmaz. Bu bir irade ya da öğreti meselesi değildir. Sanatçı zihni, gerçekliği sabitlemek yerine onun akışkan yapısını deneyimlemeye açıktır.
Zaman, mekân, düşünce ve ilişkiler bağlamında bu bir oluş sürecidir. Ego yerine “benlik” kavramını daha akışkan ve uyumlu buluyorum. Benlik, genel bir duruma geçiştir; sabit değildir, zamanla evrimleşir. Gözden kaçırılan en önemli konulardan biri, anlık sıçramalardır. Bir deseni fark etmek, gerçeğe bir adım daha yaklaşmak demektir. Peki desen nedir? Zaten var olan ve sonradan fark edilen bir şey midir, yoksa parçaların birleşmesiyle ortaya çıkan bir bütün müdür?
Benlik, doğanın ürettiği fraktal desenlerin içinde evrimleşir. Bilinç bu desenleri yaratmaz; onları daha geniş bir bağlamda fark eder. Ego ise bu farkındalığı daraltan bir filtre gibi çalışır. Ego bir güvenlik duvarıdır. Fraktal yapı üretmez; fakat fraktallar arasından seçim yapar. Benlik, ego üzerine inşa edilir. Ego, eğitim ve deneyimle desteklendikçe benlik evrimleşir ve bu süreçte bilinç ortaya çıkar.
Ego + deneyim + öğrenim + benlik = bilinç süreci
Bu süreç tek taraflı değildir; zamana ve mekâna bağlıdır. Bu yüzden hiçbir olay birebir tekrar etmez. Her olay, kendine özgü bir fraktal desendir. Gerçeklik, fraktal olarak tekrar eden ama asla birebir aynı olmayan olaylardan oluşur. Ego bu fraktallar arasından seçim yapar. Benlik bu seçimlerin zaman içindeki örgütlenmesidir. Bilinç ise bu örgütlenmenin farkındalığıdır.
Binlerce yıllık kültürel etkileşimler sonucunda görünmeyen bağlardan oluşan bir ilişki ağı vardır. Dilin örgütlenmesi, insan davranışlarının örgütlenmesi, üretim ilişkilerinin örgütlenmesi ve insan zihni bu ağın parçalarıdır. Kültürel etkileşimler, tarih boyunca bir bilinç ölçeği üretmiştir. İnsanlar bu süreci süzgeçten geçirerek kendi amaçlarına göre kullanır. Bu bir eksiklik değildir.
Teknolojik gelişmeler bu kültürel etkileşimlere yeni bağlar ekleyecektir. Veriler arasında ilişkiler güçlenecektir. Filtre sistemi, geleceğe yönelik bir projeksiyonla çalışacak ve yaşamı destekleyen yapılar ortaya çıkacaktır. Böylece insan, yaşam arasında kurulacak olan bağlar; evrensel ölçekte yeni uygarlıkların temelinde içtutarlılığa yaratıcı yollar açabilir.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder