Şairin dizilerinde hüzün vardır. O çiçekler, hüzün rüzgârıyla dans eder. Nazlıdırlar, kırılgandırlar; ama yine de mevsimleri karşılamaya devam ederler. Bu manzara, bir ressamın düş bahçesini andırır. Gerçek değildir belki, ama gerçeğin içinden doğmuştur. Çiçekler o düş bahçesine umut serpiştirirler.
Bakışlarım içten dışa, dıştan içe yönelir. Bazen ılık bir bahar rüzgârı gibi hafifim, bazen de ağaçları kökünden söken bir fırtına kadar sert. Duygularım yağmur gibi yağar; toprağı canlandırır, hayatı besler. Bazen bir çiçek kadar nazlı ve kırılganım, ama umudu yaşatmayı sürdürürüm. Köklerim vardır ve bu kökler beni eğmiyor.
Çiçek neden kırılır ama boynunu eğmez? Çünkü o, tohumlarıyla ve rüzgârla vardır. Rüzgârla konuşmak, belki savrulmayı istemektir; çiçekler bunu ister.
Tohum olmak, kendinden vazgeçiş gibi görünür. Peki, kendinden vazgeçenler çiçek açar mı? Çiçekler, rüzgârlarla tohumlarını ücra yerlere taşır. Bu, bir çiçeğin kendinden vazgeçişi gibi görünür ama aslında hayat çiçekten vazgeçmiştir. Çiçek bunu bilir ve tohuma kalır.
Bizler de kendi düş bahçelerimizde, kendimizden hareketle doğaya ve evrene açılırız. Evrene yalnızca alışıldık açılardan bakabildiğimizi inkâr edemeyiz. Bu bakış, çoğu zaman gördüklerimiz sınırlayan bir çerçeveyle örtüşür.
Duyguların sabit noktası yoktur, temaları vardır. İnsan, duyularıyla bir tema etrafında dünyalar ve olaylar kurabilir. Bu temalar, yaşamı karşılama biçimlerimizdir. Gerçeklik çoğu zaman bu temalar üzerinden kurulur. Bu durum, belki de düşündürücüdür.
İşte tam burada bir kavşak belirir. Tek bir temaya tutunmak mı, yoksa birçok temayı birbirine bağlayan daha derin yapıları görmek mi?
Ben ikinci yolu seçmeye çalışıyorum. Bu, kolay bir tercih değil. Çünkü bu yol, kesinlikten çok sorgulamayı, sabitlikten çok hareketi gerektirir. Belki de bu yüzden düşünsel açılara felsefe diyoruz.
Biraz daha geriye baktığımda, düşünsel yolculuğun merak olduğunu görüyorum. Merak, sorular doğurur. Sorular ve cevaplarla insan yürümeye başlar. İnsan, aldığı cevaplarla önce kendini ikna etmeye çalışır, sonra bu cevapları aşındırır. Bu süreçte girift temalar sadeleşir ve sonunda ortak temaları içeren kavramlara varılır. Bu kavramsal temalar da son değildir; sürekli gözden geçirilir, yeni yaklaşımlar üzerinde durulur.
Bu noktada insan, düşündüğünü fark eder. İşte o an, düş bahçesinde bir kavşağın önüne gelinmiştir. Buraya nasıl geldiğimizi tam olarak açıklayamayız. Ne tamamen aklımızın ne de yalnızca duygularımızın sonucudur.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder