İster istemez dünyada olan bitenlere karşı kulaklarımı tıkayamıyorum. Bölgeyi değil, dünya ülkelerinin sosyoekonomik yaklaşımlarını da düşünüyorum. Birçok haber kanalını izliyorum. Zor olan, söylenenlere değil, söylenmeyenlere odaklanabilmek. Savaş şöyle bir şey: İnsanlar kendilerine ait güçlerini sınarken, aslında kendi gerçeklerini ne kadar abarttıklarını trajik bir şekilde fark ederek yaşıyorlar. Normal şartlarda herkes kendini dev aynasında görüyor; yani devletlerden söz ediyorum. Bu durum savaşa girmeden önce kamuoyunda oluşturulan motivasyon süreci olarak işliyor.
Bakış açım, güç odaklı kabuğuna çekilmiş mükemmeliyetçi zihniyet değil. Öncelikle sanatla ilgilenmem için dünyamın hızla normale dönmesi gerekiyor. Fakat bu yeni normal neye göre olacak? İnsanların bakışında ve yaklaşımında bir samimiyetsizlik, ölçüsüzlük var. Bunun kaynağını ve sebebini birçok yere dayandırabiliriz. Asıl sorun, doğru ve hayatın içinde olanı görebilmek yerine, türeyen gerçekliklere ve zorbaların düzenine karşı yerinde olan ve yapıcı refleks geliştirememektir.
Mesela güçlü ekonomi, güçlü toplum, güçlü yapıt, güçlü vizyon. Bu yaklaşım gerçeğin doğasını manipüle ediyor. Ve bir çok farklı anlayışı karşı karşıya getiriyor. Güçlü değilseniz güçlü görünmeye çalışırsınız. Çünkü düşüncemizin içindeki ön yargıda dünya güçlülerin dünyası düşüncesi vardır. Güçlüyseniz güçlü görünmeye çalışanlara ders vermeye çalışırsınız. Buradaki konu gücün nasıl kazanıldı değil, nereden geldiğidir.
Hayatın normları içinde insanın ihtiyaçları bellidir. Bu ihtiyaçlara her insanın nasıl ulaştığı, o kişiyi var eder. Şimdi, ihtiyacı olan her şey yaşar ve yaşama bağlıdır. İhtiyaçlar her an değişiyor. Yani ben bir sanatçı olarak sanatıma zaman ve enerji ayırmak istiyorum. Ama genel ve zaruri ihtiyaçlarımın da farkındayım. Sanat, gerçekten zor şartlar altında kendini ifade etmek isteyen ve yeni bakış açılarıyla donatmak isteyen bireylerle yaratılıyor.
Beni bu noktada frenleyen yanım, düşünür kimliğim ve duygusal anlamda şair kişiliğim. Yazar refleksim nedeniyle, şu anda dünyada yaşanan olaylardan düşüncelerimi bütünüyle soyutlayamıyorum; bu yüzden sanatçı yanım zaman zaman duraksıyor. Bir yanda sorgulayan düşünür ve yeni bakış açıları yaratmak isteyen sanatçı, diğer yanda insanlara dokunmak isteyen şair ve yazar duruyor. Sanatıma yönelmeden önce içimde böyle bir yoğunluk ve gerilim yaşıyorum.
İnsanın atalarının dünyada olduğu o ilk zamanlarda, içinde bulundukları coğrafya ve iklim şartlarında, doğadaki birçok canlı gibi yaşamın parçası ve aracıydı. Sonra özne oldular. İnsanlar mevcut sınırları zorluyor ve kaynakları tüketiyor. Tek taraflı rekabet bir çok şeyi yok ediyor. Böyle duruma yaşadığımız toplumlarda yüzlerce kez şahit olduk. Bunun sebebini, evrensel zekadan kopuş olarak görüyorum.
Bizim gibi toplumlar sürekli sınırlandırılmış. Bu, sorgulamadan insan davranışlarının tek taraflı kodlanmasıyla oluyor. İnsanlık, şu anki uygarlık seviyesine kolay gelmedi; vahşi bir rekabet sürecini takip ederek geldi. Bazen de doğal olan rekabet sürecini geçerek geldi. Keskin rekabeti savunmaktan çok, “iyi olmaya bakalım” düşüncesindeyim. Rekabet alanlarına, özellikle vahşi alanlara mesafeliyim. Çünkü kendimizi bildik bileli evrensel zekâ konusuna eğiliyoruz.
Düşüncemizin ana odağında, “biz daha iyi olabilirdik” bakışı var. İnsanlık için büyük sözler söyleyemem; çünkü ben bir rekabetin içinde değilim. Henüz karar vermedim; böyle bir amacım yok. Fakat gerçekler ortada, rekabete mesafeli miyiz, inkar etmiyoruz. Bu süreci kendine bir hareket alanı olarak gören kişiler, bizi suni çekişmelerin içine çekmek isteyebilir. Onlar zaten kendilerini belli ediyor.
Binlerce yıl yaşasam ve aynı kişi olsam, öğreneceğim ve deneyimleyeceğim birçok şey olduğunu ifade etmekten çekinmem. Ama iş, insanlara öncelikle bir şey fark ettirmeye gelince; öğreneceğim çok şey varken ve kendim henüz tamamlanmamışken ‘şunları da fark edin’ diyemem. Düşüncelerim, ihtiyaç bakımından karşılığı olan süreçleri beslerse, arayan insan eninde sonunda arayan insanla buluşur.
Hayat bir yolsa biz de o yolun yolcusuyuz. Varlığımızı arıyoruz; yolun sonunda ne olacağımızı tam anlamıyla bilmeden. Bu yolculuğa sonsuz değer katıyor.
Özgürlüğün olgunluk derecesine bağlıdır. Örneğin: kültürel özgürlük, bilimsel özgürlük, aklın özgürlüğü, ahlaki özgürlük, hareket özgürlüğü, zaman tasarrufu özgürlüğü, sosyoekonomik özgürlük. Bu sıraladıklarımın hepsi, olgunluk seviyesine göre yorumlanabilir. Çünkü özgürlük, sorumluluk bilincini doğurur. En azından hayatta kalmak için bu sorumluluk bilincine ve iradesine insan sahip olmalıdır. Aksi takdirde özgürlük isyana dönüşür.
Önemli olan, neden bocaladığındır. Çünkü fazlasını istersen, en değerli değerinden yoksun kalırsın; özgürlükten. Ürettiğin değerin karşılığını alamazsan, özgürlüğün kısıtlanıyor. Burada ara denge nedir? Bana kalırsa, özgürlük fazlasını talep etmemekle kurulurken, “fazlası nedir?” sorusuna verilecek cevap ve konum önemlidir. Değerinin karşılığını alamamak neyle ölçülmeli konusu sürekli güncellenmelidir. Dolayısıyla özgürlük, günümüzde “hayır” diyebilmekle güvence altına alınarak korunabilir; ama uzun vadede.
Burada kurumsal hayırlardan söz etmiyorum; çünkü kurumlaşma bir örgütlenmenin uzantısı ve merkezidir. Bireysel hayırdan söz ediyorum. Fakat hayır keyfi olmamalı; bir gerekçeye, özellikle de temel ihtiyaçlarımızın temelinde sağlam argümanlara dayalı olması gerçekçi olacaktır.
Özgürlük, zorbaların, canilerin, kendini bilmezlerin dünyasındaki özgürlük değildir. Herkesin zorbanın tahtına kurularak “Ben güçlüyüm, ben özgürüm” demesi olağandır; ama doğru değildir. Hastalıklar insanların özgürlüğünü elinden alır. Toplumsal salgınlar, toplumları kaosun sınırına getirir. Sonra özgür bir kurum veya birey, bu hastalık veya salgını özgür yapılar içinde çözebilir. Dolayısıyla özgürlük, sınırları aşmak değil, çözüm odaklı düşünebilmektir.
Düşünmeyenlere zaten özgür değildir. Onlar özgürlüğü kontrol odaklı ellerinde tutmaya çalışırlar. Bu özgürlük davranışı, taklitten öteye geçemez. Onlar sorunları yok sayarken, özgür insan riskleri doğal akışın süreci olarak görür. O nedenle riskleri yok saymaz.
Otoritenin doğasını önemserim. Çünkü otoritenin doğası, kollektif akıl üretmekte az çok etki alanları yaratsa da, aslında toplumsal yapıların davranışlarını meşrulaştırır. Örneğin tarihi olayları incelersek, bu konuda ne demek istediğimiz anlayabilirsin. Yani dünyadaki savaşlar halkın savaşları mı, yoksa meşrulaşmış kurumsal otoritelerin savaşları mı?
O nedenle okumuş ve bilgi edinmiş bir kişi, okuduğu için köyünden çıkarak yurt dışına gidebilir; mesela Japonya’da mühendis olabilir. Böyle bir süreç, kendini geliştirmeyi amaç edinmiş insanlar için açılan bir yoldur. Bu ağ, bilgi tarafından örülmüş uluslararası bir süreçtir. Bilgi mutlak otorite değildir; ama mutlak otoriteler tarafından tanınır ve meşrulaştırılır. Ancak otorite, ‘Benim bilim adamım’ diyerek bilginin özgür kurumsal boyutuna müdahale ederse, işte orada insan tek taraflı bilginin öznesi olmak zorunda kalır. Bilginin öznesi insan olmazsa, otoriteler kirli bilgiyi kurumsallaştırır.
Bugün dünyadaki her şeyin bir sabah uyandığımızda ters yüz olduğunu görüyoruz. Bu, bir sanatçı ifadesidir. Gerçekteyse hayat bir tuval değil. Ters yüz meselesi, kaos içinde olan dünyanın ters yüz olarak renklenmesi ve kötü olan her şeyin aslına dönmesi, kendi olabilmesi gibidir.
Karanlık sınır tanımıyor. Bir gün aydınlık sınır tanımazsa ne olur? Ressam beyaz tuvali alır ve onu kirletir; gerçek sanatçı siyah tuvali alır, onu aydınlatır. Ben hâlâ o siyah tuvale çalışmadım; ama bundan böyle çalışabilirim. Belki de çalışıyorum.
Köken olarak derinlere inince, yaşadığım bu hayatı tam anlamlandıramıyorum; ama kaçmıyorum. Ve anlamlandırmak için ölümüne kendimi ortaya atmıyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü hayatın tam kanıtı ve temel amacı yok. Biz anlamlar üretiyoruz; bunlar doğada yok. Anlam, insan için var. Sanat, bu duvarı aşmak ve o muğlak alana dokunarak o alanı görünür kılmak için vardır. Sonra o derin alana katılmaya başlarız.
Nasıl olduğu konusunda bir fikre sahip değilim; oluş içinde oluyor. Evet, sanat, oluşun içinde olan insanın hayata katılımıdır ve insan böylece var olur.
Eylemlerimiz tutumlarımızı, tutumlarımız seçtiklerimizi, seçimlerimiz ise değer ölçütlerimizi yaratır. Bugün olan da budur. Ne olursa olsun, doğada ya da insanın yaptığı icatlarda hem bilişsel hem de insanın verdiği bir emek süreci vardır. Ben bu emek sürecinin nasıl akıtıldığına bakmaya çalışıyorum. Biraz daha derinlere indiğimde ise orada tabiatın çelişkilerini ve insanın hayata nereden baktığını kavramaya başlıyorum.
Dolayısıyla biz topluma organik bir örgütlenme düzeyi diyebiliyoruz; ama neden araç ve gereçlere tepeden bakıyoruz? Onlara eşya ve nesne muamelesi yapıyoruz. Bu bakış açısı zorlayıcı ve yorucu.
Kaybettiğimiz yaklaşım, bence bu: Konuşabilmek ve anlaşabilmek. Biz konuşmadan tartışmaya geçiyoruz, sonra üstünlük derdine düşüyoruz. Ben bu tarafı yadırgamıyorum; insanlar sabırsız ve akıllarında ne varsa doğru sayıyor.
Hipergerçeklik: Algı üzerinden bir yorum eksenine dâhil olunuyorsa ve bağlamsal anlamda özne araçsallaştırılıyor, hatta bir nesne değer ölçütü olarak öne çekiliyorsa, ister istemez imajlar evrenine geçiş yapıyorsun. Bu evrende, duygularına karşılık gelen imajlar ve görüntüler aracılığıyla kendini tanımaya çalışıyorsa (hatta tanıyamıyorsa), hipergerçekliğe geçişin ilk adımı atılmış olur.”
Dolayısıyla birey, gerçek dünyada özel bir deneyim yaşadığı anda, o gerçeği hipergerçekliğe değil, gerçeğe dokunarak aktarmak zorunda kalır. Bunun için elinde yeterli materyal olmadığında ise tıkanır; yani arafta kalır: gerçek ile hipergerçek arasında. Kendini ifade edebilmek için de hipergerçekliğe başvurur.
Temsili anlamda sanatın ifade gücünü bilmeyen insan, hipergerçeklikte sıkışır ve hayatın somut zemininden bir kopuş yaşar. Tabi ki bu ifadeler, bilen ve farkında olan insanlar için geçerli olmayabilir. Onlar, gerçek dünyada somut kavramların yarattığı soyut yani hipergerçek dünyaya ait kavramların aynadaki kırılımlarını anlamıştır. Buradaki ayna metaforu, insanın zihinsel alanıdır.
İnsanlar somut bir yere çekilirken, hipergerçeklik alanından gerçek zemine çekiliyor. Sonra zihnindeki hipergerçeklik ile gerçek dünya arasındaki uyuşmazlıkları görüyor. Mesela çocuklar sokakta kendi aralarında savaş oyunları oynar. Bir gün aynı çocuk büyür ve gerçek savaşın içinde kendini bulur. Ve bakar ki gerçek savaşın bedeli çok ağırdır.
Gerçekle temas eden savaş muhabirinin anlattıklarını stüdyoda haber programı sunan haber spikeri savaşın yıkıcı bir şey olduğunu kavrar, ama etkilerini bilemez. Etkilerini sadece rakamlar ve görüntüler üzerinden yorumlar. Ama gerçekle temas halinde olan savaş muhabiri, yaşadıklarını aktarmaya geldiğinde, anlatamayacağı çok şey vardır.
İşte burada sanatın ve sanatçının gücü devreye girer. Savaş muhabiri aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısıysa, savaşın dramı ön planda duracak ve herkese dokunacaktır.
Hipergerçeklik önemsenebilir; çünkü simülasyon sırasında bir görüntüyü farklı açılardan gerçek bir sahne gibi işleyebilir ve yeniden kurgulayabilirsin. Sinema ve bilgisayar oyunları bunun en tipik örnekleridir.
Hipergerçeklikten daha gerçek, öznel anlamda bir deneyim alanı vardır. İnsanlar zaman zaman bu alanı deneyimler, ama anlatamazlar. Yani biz bu alanın içindeyken, hipergerçeklik, açmaya çalıştığım pencerenin yanında güncelliğini yitirmese de üçüncü planda kalır.
Her şeyin oluş sırasında görülebilmesi bir yaratıcılık sürecidir. Evrensel süreci, zamanı, insanı, toplumu; bunları şekillendiren her şeyi, güzellikleri ve çirkinlikleriyle yerine göre akıcı şekilde yorumlamak, sanatın ve sanatçının yapacağı bir duruştur.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder