Toroslar’da, 1700 metre yükseklikte bir antik tiyatro var.
Konum: Ağlasun yakınları
Rakım: Yaklaşık 1450–1700 metre
Dönem: Helenistik kökenli, Roma döneminde genişletilmiş
Kapasite: Yaklaşık 9.000 kişi
Özellik: Torosların zirvesine yaslanmış, dağ manzaralı etkileyici bir tiyatro.
Sagalassos, Pisidya bölgesinin en görkemli kentlerinden biriydi. Bu yükseklikte bir tiyatro inşa edilmesi, hem mühendislik hem de kültürel iddia anlamında dikkat çekicidir. Dağın sessizliğinde, sesin taşlara çarpıp yankılanması gerçekten başka bir deneyim sunar.
Bir gün orayı ziyarete gelenler beni gün batımını izlerken görünce bu taşın üzerine oturmuş adamı tanıyanlar var mı diye birbirlerine sordular. Ama kimse “Ben tanıyorum” demdi. Sonra grubun içinden biri bana doğru gelip sordu:
“Sen burada yalnız ne yapıyorsun? Kimsin, necisin?”
Başımı rüzgara karşı onlara doğru çevirdim. Ve kalabalığa doğru...
“Oturmuş dinleniyorum. İçimdeki yalanları gerçek olanla değiştiriyorum.”
Toros Dağı’nda bir kaya oluyorum. Gerçek bir rol içine giriyorum. Dağınık değil, kendisi olanın parçası olurken kendi olmak. Bu taşın üzerinde otururken dünyayı ve zamanı hissediyorum; kendi zamanımı değil. Kendi zamanımız öznel ve dalgalı; insanın içinden çıkan bir nehir. Dünyanın zamanıysa, taşların ve dağların nefesi kadar sabit, ağır, sessiz. Bu gözlerle bakılınca zaman olağan haliyle akıyor, akışın bir parçası olunca kaybolmuyorsun, yalnızca birlikte hareket ediyorsun.
Buraya o ana ait olduğumu duyumsadım ve ürperdim. Bu en güçlü hâliyle kendi ruhsal varlığımı bütün olarak duyumsamak mı oluyor, yoksa başka bir şey mi?
Beni etkileyen yaşanmışlıklar, yaşanabilecek olanlar ve yaşanamayanlar… Bunlar antik tiyatroya bakınca aklıma geliyor. Yani o mekâna ait zamanın hafızası zihnimde canlanıyor. Bu nasıl bir şey?
İnsanlığın yitirdiği şey bu, yani zamanın hafızası. O nedenle insan çevresiyle tam olarak eşzamanlı bir düşünce deneyimi edinemiyor. Hesiodos, çünkü Hesiodos’un yaptığı tam olarak şuydu: zamanın hafızasını kayda geçirmek.
Sanat, sıkışmış olan zamanın hafızasını yüzeye çıkarıyor ve insan sonsuzluğa açılıyor. Yani Sagalassos’taki deneyimim, Hesiodos’un mitleri ve Toroslar’da taşa oturmuş sonsuzluğu deneyimliyor oluşum bir araya geldiğinde: Sanat, hem mekânın hem de insanın hafızasını birleştiriyor ve o an insan bir ürperti kaplıyor.
Siyah Börü, yolunu kendi izniyle süren ve ailesini geriden koruyan, kollayan bir canlı olduğu için dikkatimi çekense, ona verilmiş olan sembolik anlam oldu. Benim için Siyah Börü, insanlık ailesinin varoluşsal yollarına ait izleri süren bir kılavuz gibi.
Felsefeyle toplumun varoluşsal süreklilikleri içinde bu noktaya kadar geldik. Börü yol açıyor.
Meşale, sanat ve düşünceyi birleştirince ortaya çıkan bir sembol oldu. Meşale çizimi sanat, ateş düşünce, ışık ise yön anlamına geliyor. Börü önüne bakıyor; ruhumdaki ateş yanıyor. Meşale sönüyor. Börü dışarıya çıkıyor, bana görünüyor, bakışlarıyla Börü ruhumdaki ateşi görüyor ve yol açılıyor. Dışarısı zifiri gece karanlığı. Börü’yü takip ediyorum. Kuzgun yukarıdan bilgece bizi izliyor.
Börü hep yanımdaydı; zamanı gelince gördüm. Karanlık benim yanımda kendisi olabiliyor. Karanlığın içinde iken karanlığa olumsuz bir anlam yüklemiyorum. Karanlığın varlık sebebini kendime göre ve anlayışıma göre yorumluyorum. Varoluş sürecini kavramaya çalışıyorum; yani karanlığa öteki muamelesi yapmıyorum.
Bugün dünyada çatışmalar hakim ve bu bölgesel karanlığa maruz kalanlar var. Zamanın hafızası, bilinçaltı ve karanlığa iç cephe yaratmadan kadim yöntemler ile yeni yollar arayan Siyah Börü.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder