Ana içeriğe atla

SOMUTA VARIŞ

Deneylere göre son elli yılın teorik fiziğinin yanlış olduğu ya da bilimin “arızalı” olduğu yönünde zaman zaman iddialar ortaya atılmaktadır. Bunun nedeni çoğu zaman bazı kuramsal modellerin henüz deneysel olarak doğrulanamaması ya da evrenin bazı yönlerinin hâlâ açıklanamamış olmasıdır. Bu durum bilimin yanlış olduğu anlamına gelmez; daha çok bilimin henüz tamamlanmamış olduğunu gösterir. Bilim, doğası gereği sürekli düzeltme ve geliştirme süreci içindedir.

Bu bağlamda evrenin yapısı üzerine farklı düşünceler ortaya koymak mümkündür. Belki de evren yalnızca somut bir yapıdan ibaret değildir. Evrenin belirli bir ölçüde soyut bir niteliğe sahip olabileceğini düşünmek de felsefi açıdan anlamlıdır. İnsanlık bugüne kadar evreni anlamaya çalışırken çoğu zaman soyut olanı somutlaştırma çabası içinde olmuştur. Matematiksel modeller, teoriler ve deneyler bu çabanın ürünüdür. Ancak evrenin büyük bir bölümünü hâlâ tam anlamıyla somut biçimde açıklayabildiğimizi söylemek zordur.

Tutarlı bir düşünce sistemi aslında bir tür soyutlamadır. İnsan zihni, evrende gözlemlediği düzeni ve örüntüleri kavramak için soyut modeller üretir. Bu nedenle evrenin göreceli olarak algılanması, bir bakıma onun zihinsel olarak kurulan soyut modeller aracılığıyla anlaşılmasıyla ilgilidir. İnsan zihni, evrendeki tekrarları ve örüntüleri fark ederek onları anlamlandırır. Bu süreçte evreni tamamen somutlaştırmaktan çok, onu anlamaya yarayan soyut çerçeveler oluşturur.

Bu noktada birleşik alan teorisi gibi büyük teorik çabalar da ortaya çıkmaktadır. Böyle bir teori ortaya koymayı düşünmek yanlış değildir; aksine bilimsel düşüncenin doğasında yeni fikirler üretmek vardır. BUu fikirlerin bilimsel teori hâline gelebilmesi için matematiksel olarak tutarlı olmaları ve deneysel olarak test edilebilir olmaları gerekir.

İnsanlık ilginç bir durumun içindedir: Kendimize çok yakınız, fakat aynı zamanda kendimizden oldukça uzağız. Bilincimiz aracılığıyla evreni anlamaya çalışıyoruz, fakat bilincin kendisini tam olarak anlamakta zorlanıyoruz. Bu nedenle evrenin soyuttan somuta doğru ortaya çıkmış olabileceği düşüncesi felsefi açıdan tartışılabilir bir yaklaşımdır.

Evren var olmadan önce ne vardı sorusu da insan düşüncesinin en eski sorularından biridir. Bu soruya kesin bir cevap vermek bugün için mümkün değildir. Bazı düşünürler, evrenin ortaya çıkışından önce bir tür potansiyel gerçeklik alanı bulunduğunu varsaymaktadır. Bu alan, henüz somutlaşmamış ama gerçekleşme potansiyeli taşıyan durumların bulunduğu bir soyut zemin olarak düşünülebilir.

Bu bakış açısına göre varlığından emin olduğumuz fakat tam olarak ne olduğunu anlayamadığımız bazı gerçeklikler vardır. Bu gerçeklikler, soyut bir potansiyel durumdan somut varlığa dönüşüyor olabilir. Evren bugün somut olarak deneyimlediğimiz bir yapı olsa da başlangıcının soyut bir düzlemde gerçekleşmiş olması ihtimali tamamen dışlanamaz.

Bilinç de bu tartışmanın önemli bir parçasıdır. Bilinç, evreni algılayan ve anlamlandıran bir süreçtir. Bir anlamda bilinç, soyut olanı kavrama ve onu deneyim aracılığıyla somut hâle getirme girişimi olarak görülebilir. Eğer bilinç gerçekten evrende bu şekilde bir rol oynuyorsa, bilinci bütünüyle anlamak oldukça zor olabilir.

Bu nedenle insanın durumu paradoksal görünür. Kendimize çok yakınız; çünkü deneyimlerimizin merkezindeyiz. Ama aynı zamanda kendimizden uzağız; çünkü bilincimizin ve varoluşumuzun temelini tam olarak açıklayamıyoruz.

Toplumsal sistemler açısından da benzer bir çelişki ortaya çıkabilir. İnsanlar sistemler kurar; ancak zamanla bu sistemlerin içinde nesne gibi davranmaya başlayabilirler. Oysa insan aslında özne konumundadır. İnsanların özne olduğunu hatırlamayan ya da hatırlatmak istemeyen sistemler ortaya çıktığında, birey ile sistem arasında bir gerilim oluşur. Çünkü sistem işler, fakat insan kendisinden uzaklaşmış hissedebilir.

Böyle bir durumda tek bir insanın bütün sistem adına karar vermesi mümkün değildir. Bir insan kendini özne olarak fark edip nitelediğinde, yaşamına varlık yönü verebilir. Böyle yaşayan insanların ne gibi yapıtlar ortaya koyabileceği ise henüz tam anlamıyla deneyimsel açıdan paylaşmış değil. İnsanlığın gelecekte ortaya koyacağı özgün eserler ve düşünceler, belki de yaşamsal deneyimlerin gelişmesiyle mümkün olacaktır. 

Can Ezgin

Telif  Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ'NDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ: DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Dünya bazen karmaşık bir labirent gibi hissettirir. Ülkeler ve insanlar, çıkar çatışmalarının ve tarihsel yaraların ortasında savrulurken, sanki görünmez bir güç bu karmaşayı daha da derinleştirir. Bugün dünya, yeni bir Bermuda Şeytan Üçgeni'nin kıskacında. Bu üçgenin köşeleri; Avrupa'da Ukrayna Savaşı, Ortadoğu'da bitmek bilmeyen çatışmalar ve Asya'da Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimle şekilleniyor. Bir yanda toprağın, diğer yanda inancın, öte yanda ise kimliğin savaşı... Hepsi bu üçgenin içine çekiliyor.  Tarihsel Arka Plan: İmparatorlukların Çöküşü ve Modern Bermuda Bu çatışmaların köklerini, imparatorlukların çöküşünde buluyoruz. Avrupa’da çatışma kökenleri, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarının yıkılışıyla şekillendi. SSCB'nin dağılması, Ukrayna krizine zemin hazırlayan sınır ve kimlik sorunlarını derinleştirdi. Ortadoğu ise kolonyal mirasın yükü altında kaldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Batılı güçlerin müdahaleleri, etnik v...