Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

MERKEZSİZ EVREN ÜZERİNE - E III: IŞIK, ZAMAN ve BİLİNÇ DÖNGÜSÜ

Evrenin merkezi yoktur. Her nokta eşdeğerdir. Ancak en küçük ölçekte, her nokta kendi içinde merkezdir; çünkü referans alınabilecek başka bir şey yoktur. Düzen dışarıdan dayatılmaz, etkileşimle belirir. Planck ölçeğinde her olasılık üst üste durur; bir etkileşim, bir “kesinti”, bir seçim gerçekleştiğinde yerel düzen ortaya çıkar. Bu noktada şu soru belirir: Bilinç, Planck ölçeğinde bir “ölçüm” değil de bir “sabitlenme” midir? Varlığa dokunmakla merkeze dokunma arzusu arasında derin ve kalın çizgiler, ciddi farklar olduğunu düşünüyorum. Burayı netleştirelim: “Merkezsiz merkez” düşüncesi çelişkili gibi görünse de, merkez merkezsiz hâle geldikçe ölçek küçülür. Ölçek büyüdükçe ise ortada bir merkezin olmadığı anlaşılır. Bu durumda insan bilinci bir sabitleyici olabilir mi? Geometrik şekillerin her zaman bir merkezi vardır ve insan bilinci bu şekiller üzerinden sabitleyici niteliğini çalıştırır. Geometrik yapılarda ölçek büyüdükçe sabit bir yer, bir sabitleyici tarafından tayin edilir. Böyl...

MERKEZSİZ EVREN ÜZERİNE - E II: MERKEZ YANILMASI

Bilinç, düşündüğümüzden daha fazlası olabilir mi? Evrendeki tek merkez sabitleyici bilinçtir. O hâlde yeni bir sabitleyiciye ihtiyaç vardır. Bu da ancak bir bilinç sıçramasıyla mümkün olabilir. Gelecek yıllarda, hatta medeniyetleri bir noktada tutabilecek yeni bir olguya ihtiyaç olduğu açıktır. Tarihte bu gelişim nasıl olmuş? Bu benim için zor bir konu. Çünkü eski merkezler hâlâ hükmünü koruyor. Onları yok saymayacak bir merkeze ihtiyaç var; eğer merkeze gerçekten ihtiyaç varsa. Gerçekte merkez yoktur. Ama insan zihni ve bilinçli canlılar, bölgelerini işaretleyerek sabitlerler. Sabitleme meselesi aslında tüm canlılara özgüdür. İnsan bilinci devreye girdiğinde ise bir farklılıkla karşılaşırız. Bu fark, insanın kültürel yaşantısı ve bilgi düzeyidir. Çağımızda merkezlerle kurulan bağın zayıflaması üzerine yazıyorum. Fakat insan doğası hâlâ yana yakıla bir merkez arıyor. Temennim merkezlerin çökmesi değil. Ne yazık ki, en iyi düşünceyle bakıldığında bile artık işlevlerini kaybedecekleri gö...

MERKEZSİZ EVREN ÜZERİNE - E I: SABİTLEYİŞ ve BİLİNÇ

İnsanın karakteri için “kaderi” derler. Beni zorlayan soru ise şudur: Evrenin bir kaderi var mıdır ve insan bu kadere ortak mıdır? Şu düşüncemi içtenlikle paylaşabilirim: Evrenin yazgısı bizim yazgımızdır ve bizim yazgımız, evrenin bağlamsal ölçekteki devamlılığıyla birlikte, bizimle sabitlenir. Düşündürücü bir söz bırakıyorum: İnsan duyduğunu değil, duymak istediğini yazar. O hâlde insanın gerçekten duyduğu şey nedir ki, duyduklarına karşılık yalnızca duymak istediğini yazmaktadır? Bu yaklaşım ürperticidir. Önemli olan varlığa ulaşabilmektir. Bu; Vatikan’da, Kudüs’te, Mekke’de ya da Tibet’te olabilir. Mekânlar değişir ama mesele bir anlayış ve kavrayış meselesidir. Belki de bu yol, merkezsiz bir geleceğe açılmaktadır. Merkezsiz yaklaşımlar, ileride insanların “merkez” kavramıyla kurdukları derin bağı daha iyi kavramalarını sağlayabilir. Çünkü merkezden uzaklaşan insan, merkezin doğasına yaklaşır. Zira merkeze yakın olmak isteyenlerin derdini en iyi, ondan uzaklaşmış olan bilir. Merkez...

HİÇLİK KOVANI

Yaratım araçları artık kullanıma açık. Tek elden, bulut sistemleriyle yönetiliyor. Her şey değişirken araçlar kişiler üzerinden devrediliyor. Bu nedenle teknik konular, otomasyon sistemleri tarafında, kendini onarabilen yapılara doğru evriliyor. Gelecekte, işine hâkim mühendislerden ziyade bu otomasyon sistemlerini tasarlayan akıl belirleyici olacak. İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Filozoflara neden ihtiyaç duyulacak? Topluma, doğaya ve evrensel ruha… Belki bir hayalperestim. Belki bir düşün içindeyiz. Belki her şey benim için bir düş dünyası. Evet bu kadar olan biteni boşuna mı düşündük? Boşuna mı varlık alanına geldik? Belki de boşuna… Belki de filozofa ihtiyaç olmayan bir çağdayız. Ancak belirsizliklerin kol gezdiği her çağda yeni sorular gündeme gelir. O hâlde filozoflara gerek yok diyemeyiz. Dünyada milyonlarca insan var ve neredeyse o kadar da özgün hikâye… Belki güzel işler yapan insanların temel motivasyonu ilgi odağı olma duygusudur. Belki de onlar yalnızca fark...

KURUMSAL AKLIN SINIRINDA

Kurumsal akıl, ancak hukukla birlikte anlam kazanır. Hukukun askıya alındığı yerde kurumlar yaşamaz; yalnızca şekil değiştirir. İlişkiler, ilke ve kural zemininden çekilip tanıdıklık, sadakat ve çıkar eksenine kayar. Bu, genellikle “ahbap-çavuş düzeni” diye küçümsenen ama aslında çok daha derin bir çöküşü işaret eden bir durumdur: İlkeyi tanımayan aklın çöküşü. Bir toplum, dış etkenleri hesaba katmayan kurumsal aklı bir süre tolere edebilir. Coğrafya, tarih ve güç dengeleri bazen bu körlüğü taşır. Ancak kendi halkını, iç dinamiklerini ve toplumsal gerilimlerini tanımayan bir akıl, eninde sonunda tükenişin kenarına yapışır. O noktada artık mesele yönetememek değil, anlayamamaktır . Bugün kolektif ölçekte baktığımızda bu durumu yalnızca zayıf devletlere özgü sayamayız. Aksine, dominant olarak tanımlanan pek çok devlette bile iç meseleleri duymazdan gelme eğilimi belirginleşiyor. Asya’da, Avrupa’da, Amerika kıtasında farklı biçimlerde ama aynı özle karşımıza çıkan şey şu: Yönetici akıl,...

FRAKTAL SERPİNTİ ve OZAN

Özlem, çocukluğuna özlem duyan bir insan yavrusu ve saflığa duyulan özlemdir. Bu parça, günümüzde gözlerimize çekilmek istenen perdeyi kaldırmaya yatkın; ama yeterli değildir. Dramatik etkileri bilerek ve isteyerek yaratır. Ben bu açıdan bakınca, karşımızdaki illüzyonu ışık oyunlarıyla dramatize eden bir eser duyumsuyorum. Yeterli değildir. Şöyle ki, illüzyonu başka bir illüzyonla kaldırmaya çalışmak birçok şeyi görünmez alanın içine çeker. Dolayısıyla bu şekildeki dramatizasyon samimi ve ölçülü olmuyor. Bu çağ, ozanın ruhunu arıyor. Bu kısma sıra gelmemişti. Üzerinde düşününce, fraktalleri işlemesini bilen yapılar yeni gerçekliklerin algı kapısını açar ve yönünü belirler. Bu, çok üst düzey bir yaratıcılıktır. Kaos evreninde fraktallerin içinde düzeni gören ve evrensel bağlantı noktasına ulaşan insan zihni ya da fark etmez, bu bir zekâ da olabilir; burada belirleyicidir. Günümüzde insanlık olanları içselleştiremiyor. Kaos, bilgi ve olaylar zihinde parçalanıyor, anlam bulanıklaşıyor...