Ana içeriğe atla

KURUMSAL AKLIN SINIRINDA

Kurumsal akıl, ancak hukukla birlikte anlam kazanır. Hukukun askıya alındığı yerde kurumlar yaşamaz; yalnızca şekil değiştirir. İlişkiler, ilke ve kural zemininden çekilip tanıdıklık, sadakat ve çıkar eksenine kayar. Bu, genellikle “ahbap-çavuş düzeni” diye küçümsenen ama aslında çok daha derin bir çöküşü işaret eden bir durumdur: İlkeyi tanımayan aklın çöküşü.

Bir toplum, dış etkenleri hesaba katmayan kurumsal aklı bir süre tolere edebilir. Coğrafya, tarih ve güç dengeleri bazen bu körlüğü taşır. Ancak kendi halkını, iç dinamiklerini ve toplumsal gerilimlerini tanımayan bir akıl, eninde sonunda tükenişin kenarına yapışır. O noktada artık mesele yönetememek değil, anlayamamaktır.

Bugün kolektif ölçekte baktığımızda bu durumu yalnızca zayıf devletlere özgü sayamayız. Aksine, dominant olarak tanımlanan pek çok devlette bile iç meseleleri duymazdan gelme eğilimi belirginleşiyor. Asya’da, Avrupa’da, Amerika kıtasında farklı biçimlerde ama aynı özle karşımıza çıkan şey şu: Yönetici akıl, içerideki sesi duymamayı bir istikrar stratejisi sanıyor.

Bu gidişat devam ederse herkes kendi güvenli sınırına çekilecektir. Böyle bir durumda boşluklar oluşur. Bu boşlukları gören dominant devletler, sınırlarını geçici de olsa genişletme eğilimine girer. Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Kaynakları alır, geride kalanla ilgilenmez. Posası bırakılmış toplumlar ortaya çıkar. Eğer bu gidişatı dengeleyecek yeni bir ekonomik ve etik model doğmazsa, insanlık sefaletin coğrafi olarak değil, yapısal olarak yaygınlaştığı bir evreye girebilir.

Burada hâlâ anlaşılmakta zorlanılan temel bir nokta var: Bilgi bir mülk değildir.
Bilgi, ehline bırakılması gereken bir yüktür.

Bu yükü taşıyamayanların elinde bilgi, ya propaganda olur ya da sis üretir. Ben sorumlu aramıyorum. Kavramların yüzeysel çerçevesinde de dolaşmıyorum. Hayatın içinden bakmaya çalışıyorum. Deneyimlerimi düşünceye dönüştürürken, olanları bataklığa çevirmemeye gösterdiğim özenin sebebi de bu.

Bazen kendime şu soruyu soruyorum: Mecazi anlamda tanrılar konuşsaydı, nasıl bir tonda konuşurlardı? Buyruk vererek mi, yoksa uyararak mı? Belki de bugünün karmaşası, otoriteler zayıfladığında ya da sertleştiğinde hayatın iktidar sahipleri tarafından zorlanmasından kaynaklanıyor. Bireysel yükler ağırlaşıyor. 

Bu yazdıklarım güncel bir politik uyarı olarak okunmamalı. Çünkü bugün yaşananları, belki de kadim tanrılar bile betimleyemezdi. Dilin kendisi, şüpheyi bir araç olmaktan çıkarıp bir sis perdesine dönüştürdüğünde, geri plan görünmez hale geliyor.

Hayatın üzerine düşünürken şüphe ederiz. Kendimiz üzerine düşünürken de. Çünkü açıklayamadığımız gözlemlerimiz ve deneyimlerimiz vardır. Bir de metodolojik şüphe vardır ki, Descartes’i hatırlatır bize. O şüphe, yıkmak için değil; sağlam bir zemin bulmak içindir.

Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla şüphe değil.
Yerinde şüphe, yerinde netlik ve yükünü taşıyabilecek bir akıldır.

Can Ezgin   

Telif  Hakkı Saklıdır  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ'NDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ: DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Dünya bazen karmaşık bir labirent gibi hissettirir. Ülkeler ve insanlar, çıkar çatışmalarının ve tarihsel yaraların ortasında savrulurken, sanki görünmez bir güç bu karmaşayı daha da derinleştirir. Bugün dünya, yeni bir Bermuda Şeytan Üçgeni'nin kıskacında. Bu üçgenin köşeleri; Avrupa'da Ukrayna Savaşı, Ortadoğu'da bitmek bilmeyen çatışmalar ve Asya'da Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimle şekilleniyor. Bir yanda toprağın, diğer yanda inancın, öte yanda ise kimliğin savaşı... Hepsi bu üçgenin içine çekiliyor.  Tarihsel Arka Plan: İmparatorlukların Çöküşü ve Modern Bermuda Bu çatışmaların köklerini, imparatorlukların çöküşünde buluyoruz. Avrupa’da çatışma kökenleri, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarının yıkılışıyla şekillendi. SSCB'nin dağılması, Ukrayna krizine zemin hazırlayan sınır ve kimlik sorunlarını derinleştirdi. Ortadoğu ise kolonyal mirasın yükü altında kaldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Batılı güçlerin müdahaleleri, etnik v...