Yaratım araçları artık kullanıma açık. Tek elden, bulut sistemleriyle yönetiliyor. Her şey değişirken araçlar kişiler üzerinden devrediliyor. Bu nedenle teknik konular, otomasyon sistemleri tarafında, kendini onarabilen yapılara doğru evriliyor. Gelecekte, işine hâkim mühendislerden ziyade bu otomasyon sistemlerini tasarlayan akıl belirleyici olacak. İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Filozoflara neden ihtiyaç duyulacak?
Topluma, doğaya ve evrensel ruha…
Belki bir hayalperestim. Belki bir düşün içindeyiz. Belki her şey benim için bir düş dünyası. Evet bu kadar olan biteni boşuna mı düşündük? Boşuna mı varlık alanına geldik? Belki de boşuna… Belki de filozofa ihtiyaç olmayan bir çağdayız. Ancak belirsizliklerin kol gezdiği her çağda yeni sorular gündeme gelir. O hâlde filozoflara gerek yok diyemeyiz.
Dünyada milyonlarca insan var ve neredeyse o kadar da özgün hikâye… Belki güzel işler yapan insanların temel motivasyonu ilgi odağı olma duygusudur. Belki de onlar yalnızca farklı bir yol seçmişlerdir.
En çok bunu hatırlıyorum: Birçok idrak yönteminin içinden, sanki düşünce tarihinin içinden geçer gibi geçtim. Bunu sorgulama nedenimi hep “gelecekte belli olacak” diye düşündüm. Çünkü o anda açığa çıkan somut bir şey yoktu; yalnızca düşünceyi esnetebilme eylemi vardı. Pratikte bu nedenle düşünsel etkinliğe yöneliyordum. Çevremdeki yüzeysel cevaplar arasında doğrudan bana ait cevaplar ve çözümler yoktu. Gerçek cevaplar, düşünce üreten zihinlerin dünyasında alevleniyordu.
Bir kavram üzerine düşünelim. İşte ben, o kavramı ya da kelimeyi ham hâliyle alıyorum; sonra onun üzerine her an yeni resimler çiziyorum. Kavramlar bizden ve evrenden kopuk değil. Yaşantımın ve yaşayacaklarımızın yol gösterici izleri gibiler.
Düzensiz gibi görünen düşünceler, düzen ile düzensizlik arasında aynı anda birlikte var oluyor. Yaşamın kuluçkasını yaratan evren, tek bir kavrama ya da iki kavrama sığmaz. Bu oluş sürecinde hiçlik, kendini insanın zihninde tanır. İnsan, hiçliğe zihninde hâkim olabilir mi? Bu hâkimiyet eylemiyle onu doğrudan tanıyabilir mi?
Hiçlik bir arı kovanıdır. Arılar, zihinlerde farklı düşünce parçalarının bir araya gelerek ortak bir düzen oluşturmasını sembolize eder.
Nasıl oluyordu da hiçlik kovanını fark ettiğimizde, o kovana doğru içimizden bir yönelim geliyordu? Sonra bu kovanın içinde düşünce ve fikirlerin canlı tutulduğunu, işlendiğini fark ediyorduk. Bu imgeyi ya da metaforu herhangi bir kitapta ya da eserde görmedim. Ama zihnimde canlandı. Hiçlik, kendime ait bir petek inşa edebileceğimi gösterirken aynı zamanda potansiyelini de gösterdi. Bu nasıl oldu? Şimdilik hiçlik karşısında beklemekteyim. Çünkü hiçlik, aslında insan zihninden başka bir yerde değil.
Bu kovanın güvenlik protokolleri zihnimizde nasıl oldu da açılabildi? Ne geçmiş ne gelecek… Her şey orada bir. Sadece şimdi. Kovanın uğultu sebebi, kanımca her şeyin “şimdi”de, varlıkla temas hâlinde olmasıdır.
Gerçeğin doğasını kavrayamıyoruz; kavrayanlarsa belli başlı kişiler. Belki bizi zorlayan budur. Gerçeği yaşayabilmek için kümese doğru itilen tavuklar mı olmayı bekleyeceğiz? Oysa tavukların doğası kümeste yaşamak değildi. Ama bugün onların tek gerçeği kümes oldu.
Mesele bir varoluş meselesidir. Ben kendimi kartal gibi görmüyorum. Nihayetinde kartal yırtıcıdır. Mesele sadece görmekse, kartal yalnızca avını görür. Ama bir şeyi fark etmek, insanın işidir. İnsan bakış açısını kartallara emanet ederse sonu bellidir.
Gördüklerimizi, duyduklarımızı, seçtiklerimizi, vazgeçtiklerimizi bilmiyor olabilirler. Bu nedenle mesele varoluşsaldır.
Toplum kendini güvende hissediyor, bildiklerini yeterli görüyor. Arayış yok. Yeterli görmeyenleri suçluyor. Çünkü mekanizma insanları ikiye ayırıyor: sözünü geçirdikleri ve geçiremedikleri. Dolayısıyla işine gelen neyse gerçek odur. İnsanlar tutsak ve çaresiz. Kümesin kapısı açılırsa olacaklar bellidir. Kümesin sahibi zarar eder. Kümesten çıkanlar ya sersefil yaşar ya da koşullara dayanamaz. Sert iklimlere dayanabilenler ayakta kalır ama zihinleri hep karışıktır. Sonuç teslimiyettir. Kümes her zaman güvenlidir. Sonları belli olan ölümü ve tok ölmeyi kabul ederler.
Ruhumuz var, yönümüz net değil. Sözümüz var, bugüne ait değil. Üstelik zorbalıktan yana değiliz. Evrenin ateşi içindeyiz ve olacakların farkındayız. İnsanlar doğal baskılar dışında suni baskılara ve gereksiz savaşlara maruz kalıyor. Oysa farklı bir çağda yaşıyor olabilirdik. Gerçekleri köklerinden kavrıyorduk. O çağda bilinç düzeyi ve yaşam mimarisi gelişmiş olurdu. Bilim karmaşık yollara değil, net yollara çıkarırdı. Bilinç bir çiçek gibi açardı. Zaman bugünkünden farklı akardı. İnsanlar yoklukla sınanarak birden hiçliğin kapısına bırakılmazdı. Hiçlik dünyasını gösteren öğretmenler, ustalar olurdu. Ve farklı bir medeniyet kurulurdu. Hiçlik kavramı, yokluk kavramıyla manipüle edilmezdi.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder