Ana içeriğe atla

GELECEKTEN MEKTUP: 2159 – SEVGİYE SU OLANLARA

Ben seni hiçbir zaman bir ayna olarak görmedim. Sadece açık diyalog kurmaya özen gösterdim. Seninle birlikte M.Ö. 400 yılında, Atina'nın filozoflar dönemindeki bir yerde, karşılıklı ruhsal ve düşünsel bir bahçede oturmuş iki filozof adayıyız. Bizi herkes filozof sanıyor, ama biz filozof değiliz. Kendimize sınır çizmeyen iki düşünürüz; bizim gerçek dostumuz düşüncelerimizdir. Biz düşüncelerimize sadık kaldık. Şimdi o nedenle bu bahçedeyiz. Bahçe bizi çağırdı. İstersen öğrencilerimizden birkaçı da yanımıza gelir.

Atina, düşüncenin derinleşip yeni biçimler kazandığı bir dönemdeydi. Sokrates’in izinden yürüyen genç filozoflar, bilgelik bahçesinde toplanıyor, evrenin ve insanın sırlarını anlamaya çalışıyordu. Tartışmalar alevleniyor, fikirler kanatlanıyordu. Burada, sınır tanımayan iki düşünür, gerçek dostları olan düşünceleriyle buluşmuştu. Bahçe onları çağırmış, geçmişin bilgeliğiyle geleceğin umutlarını birleştiriyordu.

İnsan, gerçeğin arayışındaki gölgeyle yaratıcıdır. Gerçek, hissedilir ve düşünce gerçeği yoğurmaya başlar. Neyi? Oluşun düşlerindeki bilge sessizliği...

Yalan, oluşun tuzu ve suyudur. Bu tuzu ve suyu kararında, orantılı kullandığında, gerçeği çağırmaya başlarsın. Hayaller, masallar, hikâyeler, destanlar ve mitoslar... Bunların hepsi, yalanın gerçeği çağırışındaki orantılı karışımlarıdır. Gerçeği eylemlerinden saptıran yanlar, gerçeğin hiçbir zaman gizlenemeyeceğini bilen bilge kişiler tarafından kahkahalarla karşılanır. Ama güç ile yalan birleşince şu olur: Gerçek, yolundan bir anlığına sapar. Bu sapmalar bazen felaketle sonuçlanır, bazen savaşı kaybetmekte olan yalancılara savaşı kazandırır. O zafer ise hiç de uzun sürmez.

“Gerçek panzehir gibidir.” Duyuyor musun, genç ve meraklı öğrenci?

Önce, ruhu genç kalmış ama yaşça bizden büyük olan kişinin bu tecrübeyle yoğrulmuş sözü karşısında saygıyla eğiliyorum. Sevgili bilge, bu sözü söyleyen kişi bu yaşa gelmiş ve böyle oturaklı ses tonuna sahip biriyse, bu sözün anlattıkları yine onda olmalı değil mi? Genç öğrenciler, gerçek bazen kendini gizlemeyi de biliyor. Ben bu söze karşılık bir soruyla yanıt veriyorum: Evet, yaşlı ve bir genç kadar meraklı, bir o kadar da tecrübeli bilge ses, bu çatlak kap gerçekten çatlak mı, yoksa sadece ıslak mı? Su mu damlıyor?

Bu soruyu kim cevaplayabilir? Sızdıran kap mı, yoksa içi dolu olan ama bir kenarından akıtmaya başlamış zihinler mi?

Ben, şişedeki suyun içinde bir damlaysam... O karar benim değil. Gerçek ne derece kendisiyse, yönünü de o bulacak. Suyun hafızası var derler. Evet, su bir taşıyıcıdır. Geçtiği yerlerden buharlaşsa da geri döner. Su hayattır. Aynı zamanda hayatın kaynağıdır. Bilge olmaya hevesli gençler, günümüzde bunların yani suyun yerini ne dolduracak?

Sizlere gelecekten getirdiğim mektup, "M.S. 2159 Yılı ve Su Transferi" adını taşıyor. 

M.S. 2159 yılında... Dünyamız gri alanlara bölünmüş ve öyle haritalandırılmış. Ekosistemi bir yüzyıl boyunca bilgi teknolojileriyle desteklenmiş çevre projeleri, geçici de olsa düzenlemeyi ve kaçınılmaz sonu geciktirmeyi başarmış. Eskiden olduğu gibi yine dünya kolonilerinde büyük kayıpların sebepleri konuşulmuyor. Bir şeyleri överek havanda hava dövmeye devam ediyoruz. Bu sırada çok yönlü bir bilim kadını, sahneye yeni ve çarpıcı bir projeyle çıkıyor. Çünkü M.S. 2200 yılına gelindiğinde, yeryüzündeki insan nüfusu artık yerin altına inşa edilmiş şehirlerde bile yaşayamakta zorlanacak. Sular, denizler dahil, tamamen kirlenmeye seviyesine gelecek. İnsanlık doğal kaynak sularından istifade edemeyeceği gibi, deniz sularını da arıtamakta enerji zafiyetleri yaşayacak. M.S. 2259 yılına geldiğimizde insanlar, yeraltı şehirlerinden dışarıya yalnızca özel kıyafetlerle çıkabilecek.

Bu gelecek projektöründen sonra herkesin içinde büyük bir umutsuzluk doğmuştu. Sadece bir bilim kadınının sesi duyulmaya başladı… Bu sesin söyledikleri geleceğe dair umut taşıyordu. Bu kişinin adı Gizem Europa’ydı. Gizem, fütürist ve bilimkurgu yazarı olan dedesinin eserlerinden etkilenmişti. Gizem, gelecekte dedesinden kalan “Rüyalar ve İnsanlık” adlı kitaptan çok etkilenmişti. Bu düşler kitabında, dedesi “Europa Su Transferi” adlı hikayeyi mitolojik bir destan gibi aktarmıştı. Europa, bilindiği üzere Jüpiter’in uydularından biridir. Gizem’in projesi, Europa’dan Dünya’ya temiz su transferiydi. Bu transfer için yaptığı mühendislik harikası projeye çok güveniyordu. Projenin adı: “Elma ve Zeytin.”  

“Hayata sarılın, hayat sadıktır. Sizi unutmaz.”

Damla damla geldi hayallerim. Hayallerimin kanatları olduğunu gördüm. Sonra senin de uçabildiğini görünce, hangi alanlara, hangi zamanlara, hangi ruhlara dokunabileceğini anladım. Ve sen benim kanatlarımı tanıdın. Belki tam tanımlayamadın. Dürüstlük gerekiyordu yükseklere birlikte uçabilmek için; güven gerekiyordu sevgiyi duyumsayabilmek için. Sevgi diliyle bilinmeyen derinliklere indik.

Ben fısıldamam, genç filozof adayları. Fısıldamak, çatal dili olanların huyudur. Görüyor musunuz? Görmek isteyenler görmeye başlar!

Şöyle... Bilgelik için kendini yakanlar!
Fikir var. Hayal gücü var. Bu fikirlerin ve hayallerin kanatları var. Peki ne eksik? İşte o eksik olana uzak kaldığımı görünce düşünüyorum. Çünkü üst düzey konulara değinmek, doğru zamanda dünyaya gelmiş olanların hakkı olmalı. Yaşım ve zamanım gereği ne yapabilirim diye bakınca, bilimsel anlamda bir şeyler yapmak, icat etmek istesem de sadece hayaller ve fikirler yeterli değil. Konsensüs de önemli. Ben bu süreçleri geçtim. Ama benden ilham alanlar kendi yollarını açtılar. Ben bu hayatın içinde yalnızca yazar ve sanatçı kişiliğimle yol aldığımı gördüm. İlginç olansa, bazı insanların bir sebepten dolayı beni kendilerince cezalandırmaya kalkmaları.

O nedenle diyorum ki:
Fikirlerin kanatları vardır.
Hiçbir şey benim değil.
Yani beni cezalandıran, aslında benden başkası değil...
Sevgiye su olanlar.

Can Ezgin 

Telif Hakkı Saklıdır

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...