Ana içeriğe atla

MERKEZSİZ EVREN ÜZERİNE - E I: SABİTLEYİŞ ve BİLİNÇ

İnsanın karakteri için “kaderi” derler.

Beni zorlayan soru ise şudur: Evrenin bir kaderi var mıdır ve insan bu kadere ortak mıdır?

Şu düşüncemi içtenlikle paylaşabilirim:
Evrenin yazgısı bizim yazgımızdır ve bizim yazgımız, evrenin bağlamsal ölçekteki devamlılığıyla birlikte, bizimle sabitlenir.

Düşündürücü bir söz bırakıyorum:
İnsan duyduğunu değil, duymak istediğini yazar.
O hâlde insanın gerçekten duyduğu şey nedir ki, duyduklarına karşılık yalnızca duymak istediğini yazmaktadır?

Bu yaklaşım ürperticidir.

Önemli olan varlığa ulaşabilmektir. Bu; Vatikan’da, Kudüs’te, Mekke’de ya da Tibet’te olabilir. Mekânlar değişir ama mesele bir anlayış ve kavrayış meselesidir. Belki de bu yol, merkezsiz bir geleceğe açılmaktadır.

Merkezsiz yaklaşımlar, ileride insanların “merkez” kavramıyla kurdukları derin bağı daha iyi kavramalarını sağlayabilir. Çünkü merkezden uzaklaşan insan, merkezin doğasına yaklaşır. Zira merkeze yakın olmak isteyenlerin derdini en iyi, ondan uzaklaşmış olan bilir.

Merkezi yapıların ve anlayışların miadı dolmaktadır. Bu gerçek, birçok insanı derinden sarsabilir.

Merkeze yakın olmak isteyenler, varlığın kendisini değil, onun gölgesini sahiplenmek isterler. Onunla bir olma arzusu içindedirler. Bu bazen doğa olarak adlandırılır, bazen toplumsal ya da evrensel nizamın sahibi olan Tanrı olarak, bazen de kudret fikriyle ifade edilir.

Bu meseleleri özellikle ikinci ve üçüncü tekil şahıslar üzerinden düşünüyorum. Çünkü bu kişiler, hâlâ varlığa giden yol olarak yozlaşmış kültürel versiyonları benimsemektedirler. Bu nedenle insanlar sürekli yol ayrımlarında kalır. Gerçekten de durum budur.

O yol, ancak insan yalnız kaldığında yürünebilir. Varlık, yalnız ve çıplak olanları buyur eder. Sonrasında ne oluyorsa olur.

Bu sonsuz döngüde görünen şudur:
Gerçekte bir merkez yoktur.

Hikâyelerin her bitişinde, dolaylı da olsa, aynı tema üzerinden başa değil, kenara gider ve yeniden hikâyeye dâhil oluruz. Hikâyenin sonuna vardığımızda, bir döngünün içindeymiş hissine kapılırız.

Bu döngü bize şunu gösterir: Merkezsiz ilişkiler de ayakta kalabilir. Yani merkez dediğimiz şey, bizim yarattığımız bir illüzyondur.

Dilimizdeki her kelime, soyut bir merkez yaratır ve kendi varoluşunu ikame eder. Buna “merkez” deriz. Oysa gerçekte bilinmesi gereken şey döngüdür.

Bu noktada merkezsizlik kavramına somut ve fiziksel bir kanıt aramak gerekir. Uzayda gerçekleşen herhangi bir olay üzerinden merkezsizliğe nasıl örnek verebiliriz?

Fiziksel evrende merkezler yalnızca göreceli ve algısaldır. Nesneler, tıpkı ‘Oumuamua gibi, kendi yollarında hareket eder. Merkez ancak onu hayal ettiğimizde ortaya çıkar. Gerçekte olan yalnızca döngüler, hareketler ve ilişkilerden ibarettir.

Güneş Sistemi’ni ele alalım. Güneş’i merkez kabul eder, Dünya’nın onun etrafında döndüğünü söyleriz. Oysa Güneş sabit değildir; Samanyolu Galaksisi içinde büyük bir hızla hareket etmektedir. Bu durumda Güneş de daha büyük bir sistemin döngüsel hareketinin parçasıdır. Güneş’in merkez olması fiziksel bir zorunluluk değil, gözlemciye bağlı bir tercihtir.

Galaksiler ölçeğinde de durum aynıdır. Galaksiler birbirlerine göre sürekli hareket hâlindedir. Evren genişlemektedir ancak bu genişlemenin bir merkezi yoktur. Büyük Patlama’dan sonra evren her yönde ve her noktadan eşit şekilde genişler. Bu nedenle her galaksi kendisini merkezdeymiş gibi gözlemler. Evrende mutlak bir merkez bulunmaz; merkez fikri gözlemciyle birlikte ortaya çıkar.

Yıldız kümelerinde de benzer bir durum vardır. Yıldızlar kütle çekimiyle birbirlerine bağlıdır ancak hepsi hareket hâlindedir. Kümede mutlak olarak merkezde duran bir yıldız yoktur. Merkez seçimi tamamen gözlemcinin kararına bağlıdır.

Bütün bunlar, merkez kavramının göreceli olduğunu gösterir.

Bir merkezin var olabilmesi için zamanın sabit olması gerekir. Oysa “şu an buradayız” dediğimizde bile, aslında zamanın gerisinden gelmekteyiz. Biz geçmişin içindeki gölgeleriz.

Kabul etmesi zor ve radikal görünse de gerçek şudur:
Her merkez bir illüzyondur.

Merkez kavramı bütünüyle bilinçle ilgilidir. Bu son derece çarpıcıdır ve buradan birçok radikal düşünceye ulaşılabilir.

Gerçeklik, insan bilinciyle birlikte ilerler. Gerçeğin “gerçek” olabilmesi için insan bilincine temas etmesi gerekir. Çünkü evrende sabitlik, insan zihninde açığa çıkar.

Bu noktada geometri ve matematik devreye girer. Sabitleme meselesinin neden bilinçle ilişkili olduğu burada daha iyi anlaşılır.

Piramitler bu sabitleme meselesinin en somut örneklerindendir. Bilincin uygarlık açısından sabitleyici rolü, piramitlerde açıkça görülür.

Bu bağlamda fizikçilerin bir bakıma haklı olduğu söylenebilir. Çünkü kavramak, belirli bir zihinsel çaba gerektirir.

Belki de fizikçiler, bilinçle ilgili yaklaştıkları hakikatleri açıkça dile getirmeleri hâlinde, uygarlığın bunu kavrayamayacağını düşündüler. Bu nedenle bazı gerçekler zamana bırakıldı.

Asıl soru şudur:
Fizikçiler anlayıp da anlatamadıkları hangi hakikate yaklaşmışlardı ve neden kendilerini dehşet içinde buldular?

Örnek 1: Güneş Sistemi ve Galaksiler

Güneş’i merkez kabul ederiz ve Dünya’nın onun etrafında döndüğünü söyleriz.
Ancak Güneş sabit değildir. Samanyolu Galaksisi içinde çok yüksek bir hızla hareket eder.
Bu nedenle Güneş de daha büyük bir sistemin içinde döngüsel bir hareketin parçasıdır.

Bu durumda Güneş’in “merkez” olması fiziksel bir zorunluluk değil, gözlemciye bağlı bir seçimdir. Gerçekte sabit bir merkez yoktur; sadece hareket ve döngüler vardır.


Örnek 2: Galaksiler ve Evren Ölçeği

Galaksiler birbirlerine göre sürekli hareket eder.
Evren genişlemektedir ancak bu genişlemenin bir merkezi yoktur.

Büyük Patlama’dan sonra evren her yönde ve her noktadan eşit şekilde genişler.
Her galaksi, kendisini merkezdeymiş gibi gözlemler.

Bu nedenle evrende mutlak bir merkez bulunmaz.
Merkez fikri, gözlemcinin bulunduğu noktaya göre oluşur.


Örnek 3: Yıldız Kümeleri ve Nebulalar

Bir yıldız kümesinde yıldızlar birbirlerine kütle çekimiyle bağlıdır.
Ancak kümedeki tüm yıldızlar hareket hâlindedir.

Kümenin içinde mutlak olarak merkezde duran bir yıldız yoktur.
Hangi yıldızın merkez kabul edileceği tamamen gözlemcinin tercihine bağlıdır.
Bu da merkez kavramının göreceli olduğunu gösterir.

Merkezin olabilmesi için zamanın sabit olması gerekiyor. Ve şu an buradayken anı yaşıyoruz dediğimizde aslında biz zamanın gerisinden geliyoruz. Yani geçmişin içindeki gölgeleriz. Kabulü zor ve radikal duruyor ama gerçek. Her merkez, ancak bir illüzyon olabilir

Merkez kavramı tamamen bilinç konusu. Bu çok ilginç. Buradan bir çok radikal fikre varılıyor. 

Gerçeklik bizim bilincimiz sayesinde ilerliyor. Bu çok ilginç. Yani gerçek gerçek olabilmek için insan bilincine temas etmek zorunda. Çünkü sabitlik evrende insan zihnin de açığa çıkıyor. Bu çok ilginç. Burada geometri ve matematik konusuna geçince sabitlik konusunu bilinçle neden bağladım daha iyi anlaşılabilir. Sabitleme meselesi Piramitlerde çok belirgin. Bilincin uygarlık açısından sabitleme meselesi Piramitlerde çok belirgin. Böyle olunca fizikçiler bir bakıma haklı. Çünkü kavramak demek, beli bir zihinsel çaba anlamına geliyordu. Fizikçiler bilinçle ilgili bildiklerini anlatacak olsalardı uygarlık bu gerçeği genel bakımdan anlayamaz endişesi yaşamış olabilir düşüncesiyle zamana bırakmış olabilirler. Özetle fizikçiler anlayıp ve anlayamayacakları kadar hangi hakikate yaklaşmıştı. Ve kendilerini neden dehşet içinde buldular?

Eugene Wigner – Bilinç ve Kuantum

Wigner, kuantum mekaniğinin yasalarını bilinç olmadan tutarlı bir şekilde formüle etmenin mümkün olmadığını söylemişti. Bu, fizik camiasında çok rahatsız edici bir fikir olarak görülmüştür. 

"Kuantum mekaniği yasalarını bilinç kavramına atıfta bulunmadan tamamen tutarlı bir şekilde formüle etmek mümkün değildir."

Bu ifade, bilincin bazen kuantum ölçümünde ölçümün anlamını belirleyen unsur olduğunu savunur — ve bu yüzden bilim dünyasında hep tartışmalı kalmıştır.

Bernard d’Espagnat – Nesnellik ile Bilinç

Fransız teorik fizikçi Bernard d’Espagnat, klasik görüşün tersine şu yorumu yaptı:

“Dünyanın, varlığı insan bilincinden bağımsız nesnelerden oluştuğu doktrini, kuantum mekaniğiyle çelişmektedir.” 

Bu ifade, doğrudan bilincin fiziksel gerçeklikle ilişkisini sorgular — yani gerçeklik bilinçten önce bağımsız bir şey değildir.

 

Kuantum Kurucularından İfadeler

Bazı fizikçiler doğrudan bilinç üzerine değil ama gerçeklik–gözlemci ilişkisi üzerine radikal fikirler savundular:

🔹 Niels Bohr — Kuantum fiziğinin anlamı, sadece ölçülebilen şeylerle ilgilidir; gerçeklik, gözlemcinin ne söyleyebileceğiyle sınırlıdır.
🔹 Werner Heisenberg — Atomaltı parçacıkların davranışları, klasik gerçeklik kavramıyla bağdaşmaz; onlar olasılıklar dünyasında var olurlar.
🔹 Max Planck — Bilinci temel kabul etmiş ve maddenin bilinçten türediğini söylemiştir.

Bu tür söylemler fizikçilerin yalnızca matematiksel sonuçlara razı kalmadığını, aynı zamanda gerçeğin doğasını sorguladıklarını gösterir.

 Henry Stapp – Bilinç ve Kuantum Ölçüm

ABD’li fizikçi Henry Stapp, bilincin kuantum dalga fonksiyonunun çökmeyle ilişkili olabileceğini savundu: Stapp’a göre, bilincin kuantum süreçlerinde pasif gözlemci değil, aktif bir rolü vardır. Bu yaklaşım, bilincin fiziksel süreçlerde rol oynayabileceği fikrini matematiksel ve teorik bir düzeyde tartışmıştır.

Can Ezgin

Telif  Hakkı Saklıdır  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ'NDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ: DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Dünya bazen karmaşık bir labirent gibi hissettirir. Ülkeler ve insanlar, çıkar çatışmalarının ve tarihsel yaraların ortasında savrulurken, sanki görünmez bir güç bu karmaşayı daha da derinleştirir. Bugün dünya, yeni bir Bermuda Şeytan Üçgeni'nin kıskacında. Bu üçgenin köşeleri; Avrupa'da Ukrayna Savaşı, Ortadoğu'da bitmek bilmeyen çatışmalar ve Asya'da Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimle şekilleniyor. Bir yanda toprağın, diğer yanda inancın, öte yanda ise kimliğin savaşı... Hepsi bu üçgenin içine çekiliyor.  Tarihsel Arka Plan: İmparatorlukların Çöküşü ve Modern Bermuda Bu çatışmaların köklerini, imparatorlukların çöküşünde buluyoruz. Avrupa’da çatışma kökenleri, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarının yıkılışıyla şekillendi. SSCB'nin dağılması, Ukrayna krizine zemin hazırlayan sınır ve kimlik sorunlarını derinleştirdi. Ortadoğu ise kolonyal mirasın yükü altında kaldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Batılı güçlerin müdahaleleri, etnik v...