Bilinç, düşündüğümüzden daha fazlası olabilir mi? Evrendeki tek merkez sabitleyici bilinçtir. O hâlde yeni bir sabitleyiciye ihtiyaç vardır. Bu da ancak bir bilinç sıçramasıyla mümkün olabilir. Gelecek yıllarda, hatta medeniyetleri bir noktada tutabilecek yeni bir olguya ihtiyaç olduğu açıktır.
Tarihte bu gelişim nasıl olmuş? Bu benim için zor bir konu. Çünkü eski merkezler hâlâ hükmünü koruyor. Onları yok saymayacak bir merkeze ihtiyaç var; eğer merkeze gerçekten ihtiyaç varsa. Gerçekte merkez yoktur. Ama insan zihni ve bilinçli canlılar, bölgelerini işaretleyerek sabitlerler. Sabitleme meselesi aslında tüm canlılara özgüdür. İnsan bilinci devreye girdiğinde ise bir farklılıkla karşılaşırız. Bu fark, insanın kültürel yaşantısı ve bilgi düzeyidir.
Çağımızda merkezlerle kurulan bağın zayıflaması üzerine yazıyorum. Fakat insan doğası hâlâ yana yakıla bir merkez arıyor. Temennim merkezlerin çökmesi değil. Ne yazık ki, en iyi düşünceyle bakıldığında bile artık işlevlerini kaybedecekleri görülüyor. Nereye doğru gittiğimizi görüyorum ve bu gerçekten düşündürücü. Böyle dönemlerde neyin başlayıp neyin biteceğini kestirmek zor. Gördüğüm şey ise çok açık: Yıkımı ve çöküşü bizler başlatıyoruz.
Temelde sabit bir nokta yoksa, matematiği ve diğer bilimsel yöntemleri sabitleme amacıyla geliştirmişsek, bu sabitleme çabalarını ortadan kaldırdığımızda evreni nasıl yorumlamalıyız? Kısaca sorarsak: Evren nedir?
Bu durumda her çağda yeni bir anlayışa ve kavrayışa ihtiyaç duyarız. Her yeni çağ, aslında eski çağın sabitlerinin çökmesi ya da çözülmesidir. Bilindik bir fizikçi, evrenin düzen ve kaos ikilemi içindeki fizik kurallarını kavramıştır. Kaos ve düzen arasında aslında bir bağ vardır. Düzen, bilinç sabitleriyle yapılan bir hız ölçeklendirmesi sonucunda ortaya çıkar. Bu durum doğada gözlemlenebilir.
Örneğin evrenin başlangıcında, hızlı hareket eden parçacıklar vardır ve bu durum kaotik bir görünüm sunar. Ancak ilerleyen zamanda bir parçacık araya girer, hızlı hareket eden parçacığın hızını keser ve ayarlar. Böylece kaosun içinden düzen doğar. Fakat bu düzen sabit değildir. Çünkü düzenin ayakta kalabilmesi için sabitleyici bilinçlere ihtiyaç vardır. Bu nokta, fizikçiler açısından hâlâ tartışmalı ve anlaşılması zor bir alandır.
Asıl dehşet verici konu ise fizikçiler ve antropologlar açısından şudur: Çöküşün ortasında yer alan insan bilinci, varoluş bilinciyle birlikte nasıl oluyor da var olmaya devam edebilmektedir?
Gerçekçi olalım: Evren önce kaostu. Ölçekler küçüldükçe lokal merkezler görünür. Ölçekler büyüdükçe ise gerçekte merkez olmadığı ortaya çıkar. Hatta ilerleyen dünya zamanını düşünelim. Zamanın saliseden daha küçük birimi nedir? Lokal düzenler vardır; ancak ölçek büyüdükçe merkezsiz bir evren ortaya çıkar. Zaman için de benzer bir durum söz konusudur.
Evrenin başında (Planck zamanı civarı): saf kaos.
Zaman ilerledikçe: etkileşimler → simetriler → kırılımlar
Zaman ilerledikçe: etkileşimler → simetriler → kırılımlar
Düzen mutlak değil, geçici ve ölçeğe bağlı.
Merkez yok ama yerel merkez yanılsamaları var.
Planck zamanı. Planck zamanından “zaman” nasıl doğdu? Orası gerçekten zihni hafifçe ürperten bir yer.
Zamanın en küçük biriminde merkez ve düzen var.
Klasik anlamın dışında uzay yok.
Klasik anlamın dışında zaman yok.
Klasik anlamın dışında nedensellik net değil.
Evrenin merkezi yok. Her nokta eşdeğer. Ama en küçük ölçekte her nokta kendi içinde merkez. Çünkü referans alabileceğin başka bir şey yok. Düzen, dışarıdan dayatılmıyor, etkileşimle beliriyor. Planck ölçeğinde, her olasılık üst üste... bir etkileşim, bir “kesinti”, bir seçim olunca yerel düzen doğuyor. Bilinç, Planck ölçeğinde “ölçüm” değil de “sabitlenme” midir?
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder