Evrenin merkezi yoktur. Her nokta eşdeğerdir. Ancak en küçük ölçekte, her nokta kendi içinde merkezdir; çünkü referans alınabilecek başka bir şey yoktur. Düzen dışarıdan dayatılmaz, etkileşimle belirir. Planck ölçeğinde her olasılık üst üste durur; bir etkileşim, bir “kesinti”, bir seçim gerçekleştiğinde yerel düzen ortaya çıkar. Bu noktada şu soru belirir: Bilinç, Planck ölçeğinde bir “ölçüm” değil de bir “sabitlenme” midir?
Varlığa dokunmakla merkeze dokunma arzusu arasında derin ve kalın çizgiler, ciddi farklar olduğunu düşünüyorum.
Burayı netleştirelim: “Merkezsiz merkez” düşüncesi çelişkili gibi görünse de, merkez merkezsiz hâle geldikçe ölçek küçülür. Ölçek büyüdükçe ise ortada bir merkezin olmadığı anlaşılır. Bu durumda insan bilinci bir sabitleyici olabilir mi? Geometrik şekillerin her zaman bir merkezi vardır ve insan bilinci bu şekiller üzerinden sabitleyici niteliğini çalıştırır. Geometrik yapılarda ölçek büyüdükçe sabit bir yer, bir sabitleyici tarafından tayin edilir. Böylece mimari anlayış doğar.
Evren hareket hâlindedir ve hız görecelidir. Uzaktan bakıldığında, hızlı nesneler mesafenin çok büyük olması nedeniyle bize sabitmiş gibi görünür. İlk bakışta bu durum bir illüzyon yaratır. Ancak gözlem araçları, bunun böyle olmadığını; evrendeki birçok nesnenin lokal olarak sabit döngüler içinde hareket ettiğini doğrular. Bu döngülere uygun koordinatlar çizilir. İnsan, evreni bu şekilde sabitler.
Evrensel zaman ölçeğinde kısa sürede değişebilecek yapılar, insanlığın uygarlık zamanı açısından milyonlarca yılda değişecek gibi algılanır. Evrensel zaman bize uzun geldiği için, evreni geçici sabitlerle sabitliyoruz.
Işık, bilinç için bir olay ufku gibidir. Çünkü ışık zamanla ilişkilidir; bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Işık = zaman = bilinç. Işık burada zamanı ölçeklendiren bir etki yaratır. Zaman, bilince ışık sayesinde mekânsal bir derinlik kazandırır. Daha da ilginç olan, bilincin ışık tayfasının etkileşimini yakalayabilmesidir.
İnsan, lokal zamanı merkeze taşır ve evrensel zamanı ölçeklendirir. Bu şekilde çalışan bir bilinç, kaçınılmaz olarak etki üretir. Daha da ileriye korkmadan gidilebilir. Özetle insan bilinci, ışık–zaman ikiliğinde nesneleri zaman aralıklarında sabitleyerek bütüncül sürece dâhil eder. Bunun ilerisi, fizikçilerle doğrudan karşı karşıya gelmeyi gerektirebilir. Felsefe burada bilime yine kapı aralar. Bilinç, ışığı işler; evrenin bilgisini çıkarır ve zamanı sabitler.”
Bilinç sanki ışığı işliyor, ardından bir çıktı alıyor. Bu çıktı hangi yazıcıdan çıkıyor? Elbette evrenden; kişinin lokal zamanında ve evrenle kurduğu bağ üzerinden.
Bir gün insan kendini görecek. Belki o an bu zamana çoktan gelindi. Bundan sonra ne olacağının cevabını gelecek nesiller verecek. Ben çok karamsar değilim. Bu düşüncemi her koşulda simüle ediyorum. Ümidim insanların geneli değil; hatta kendimi bile bir umut dayanağı olarak görmüyorum. Ancak anlayış bakımından garip bir durum var: Temelde eğitimsiz sayılabilecek bir insan bu seviyeye gelebiliyorsa, bu durum yerelleşebilir ve yayılabilir.
Bu açılım mutlaka bir kesimi rahatsız edecektir. Ama yeni keşifler, yeni anlamlar ve yeni bağlantı noktaları ortaya çıktıkça, insanlığın aradığı samimi ve anlayışlı nesiller hayata tutunacaktır. İnsanı anlamayı son yüzyıla sakladık. Çünkü merkez, 1800’lü yıllara kadar yalnızca kendine yakın olanları içine kabul ediyordu. Şimdi ise sıradan ve “garip” insanlar da doğayı, doğanın gizli ama bir o kadar etkili yönlerini keşfedebiliyor. Biraz da bu yönde düşünmeliyiz.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder