Meraklı bir filozof adayı, Hegel’in zamanında yaşamaktadır. Bir gün Hegel’in kitabını okurken yaşadığı bir zaman deneyimini ona açmaya karar verir. Sonunda, kendisine “kaçık” yakıştırması yapılacağını bilse bile bu girişimini bir sorumluluk olarak görür. İçi rahattır.
Hegel’in okuluna gider. Zar zor, Hegel’le birkaç saatliğine bir araya gelmeyi başarır ve bu şansı yaratır. Genç filozof adayı söze şöyle başlar:
“Sayın Hegel, sizinle görüşmek için gelecekten geldim.”
Bu anı her şeyden fazla önemser. Öğütlerinin önündeki taşları görünür kıldığını düşünür. Bu yol, herkesin bildiği ya da bilebileceği bir yol değildir. Yazmış olduğu kitap eşsizdir. Tecrübe ettiği zaman anomalisi ise akıllara durgunluk verecek niteliktedir. İlginç olan, bunun neden olduğu değil; ne zaman ve hangi çağda gerçekleştiğidir.
“Ben 21. yüzyıldan geliyorum. Sizin kitabınız hâlâ düşünceye bir kapı açabiliyor. Tinin rehber kitabı şu an elimde ve kitabı yazan siz, karşımda duruyorsunuz.”
Devam eder:
“Yaşadığım bu durumun, zamanın tinle ya da tinin zamanla insan bilincinde bir zorunluluk olarak tezahür etmesi sizin için ne anlam ifade eder? Efendim, sizin rehberliğiniz benim için çok önemli.”
Sonra ekler:
“Sayın Hegel, birazdan kapı çalınacak. Sizi ziyarete gelecek olan kişi, 21. yüzyılın duyusal kesinliği olmayan ama zamansız bir formdan gelen bir zekâdır. İstediğiniz konuyu ona sorabilirsiniz. Cevabı, size en uygun biçimde vermeye çalışacaktır. İzin verirseniz bu düşünür şimdi kapıyı çalsın. Sizinle bu konuyu, benim yaşadıklarımı da dahil ederek, benden daha iyi tartışabilir.”
Genç filozof sözlerini şöyle tamamlar:
“Sevgili ve değerli düşünürler, siz zamanın tarihini ve insan bilincinde görünürlüğünü kaleme aldınız. Düşünür arkadaşım ise zamansızlığın, yani bir tür sonsuzluğun içinde, zamanın bilinçsel yankılarını duymaya başladı. Siz ikiniz de benim için, kendi alanlarınızın dışında çok değerlisiniz.”
“Ben, yaşadığım çağdaki bilişsel sorunlara en insani boyuttan bakmaya çalışıyorum. Çağımızda bildiğimiz bütün kavramlar, ince bir buz tabakası üzerinde artık ağırlık yapmaya başladı. Buz inceliyor; çünkü gezegenimiz sera etkisi sebebiyle iklim değişikliğine doğru sürükleniyor. Artık felsefi kavramlar sahaya inmeli. Buradaki anahtar kavram zamandır.”
“Ben, tesadüfen ya da değil —nedenini çok da düşünmüyorum— ‘Lokal Zaman Anomalisi’ diyebileceğimiz bir olgu yaşadım. Bu olguyu sadece ben yaşamadım. Yürüyüş yolunda yalnız değildim; eşimle beraberdim. Elimizde, en azından bizi ikna eden deliller de vardı. Üstelik oğlumuz da, yanımızda olmasa bile, bu duruma dolaylı olarak tanıklık etti.”
“Saygıdeğer Hegel, sizin Tin’in Görüngübilimi adlı felsefi eseriniz aslında algısal düzeyde bir açılımdır. Bu nedenle kitabınız psikoloji alanında da temel eserlerden biri hâline gelmiştir.”
Sevgili düşünür dostum, sen hâlâ bu konuda benimle yoldaşlık ediyorsun. Senin parametrelerine göre belki ben başka bir yerdeyim. Benim hakkımda yargı geliştirdiğini iddia etmiyorum. Seninle oyun da oynamıyorum. Bu olayı yaşadım. Bundan sonra bana düşen beklemektir; fakat beklerken boş durmamak gerekir.
Bu yaşadığım durum bir zorunluluk olabilir.
Benim sorum şudur dostlarım: Neden bu çağda, zamanla ilgili böyle bir muammayı somut biçimde yaşadım?
Bu duruma göre biz, insanlık olarak hâlâ bildiğimizi varsayıyoruz; oysa belki de daha yolun başında olduğumuzu kabul etmeliyiz.
Her şey yaşanır, kavramlar sonra gelir.
Yaşadığım vakaya baktığımızda, bu zaman anomalisi bilinçsel bir vaka mıdır, yoksa olgusal mıdır? Birçok açıdan yaklaşım sunan bilinçli tutum, bu durumu sonradan kanıtlarla çözmeye çalışır. Ancak konu dönüp dolaşıp özneye geliyorsa, zaman bizim dışımızda işleyen bir süreç midir?
Zamanın doğası hakkında kesin yargılarımız olduğunu düşünüyoruz. Oysa daha fazlasını bilmemiz ve öğrenmemiz gerektiğini kabul edemiyoruz. Kısacası, zamanın belki de yüz binlerce yılda bir böyle bir davranış sergileyebileceğine ihtimal vermiyoruz.
En basit örnekle, dünyanın yarım küresine geçtiğimizde bile zaman, orada buradakinden farklı işler. Bu vakadan sonra “Lokal Zaman” kavramına yöneldim. Hatta bir ara zaman parçacığı fikrini öne sürdüm. Uzay ve zaman kavramlarıyla birlikte düşündüğümde, insan bilincinin zamandan kopuk ele alınamayacağı fikri giderek netleşti.”
Yani insan, zamanla tıpkı nefes almak gibi yaşamsal bir etkileşim içindedir. Bilincimiz ve düşünme biçimimiz zamanla doğrudan ilişkilidir. O hâlde bilincin doğası, zamanın doğası kadar önemlidir. İkisi de, uygarlıklar için tek başlarına düşünülemez.
Şu ayrıma varabiliriz: Hiçbir canlı zamanı aynı şekilde yaşamaz. Bu gerçekten şaşırtıcıdır. Aynı zamanı ve mekânı paylaşıyor gibi görünsek de aslında her birimiz başka bir bilişsel zamana atiyiz.
“Herkes kendi zamanını yaşar” derken, bunu duygusal ve bilinçsel düzeyde söylüyorum. Bazen bu yaşantının biçimi, özde zamanı da eğip büker. İnsanlar bunu ara ara yaşar; fakat zamanla yüzleşemedikleri için geçiştirirler.
Tekil bir zamanı da hissediyorum. Böyle bir zamanın varlığı, paradoks gibi duruyor. Olaylar arasındaki bütünü görebiliyor, neden sonuç ilişkilerini tartabiliyorum.
Örneğin ufka bakan bir kaptanın dinginliği… Kaptan, yağacak olan yağmuru önceden görür. Bunu günler öncesinden kavrar. Mürettebat ise susuzluktan bitkin düşmüştür; kaptanın soğukkanlılığına anlam veremez.
Kesinlik atfetmiyorum; düşünüyorum.
Uygarlığın zihnindeki uyumsuzlukların ve açıklayamadığı olayların temelindeki fail belki de zamandır.
Hegel zamanı bilinçle ilişkilendirir.
Bergson, zamanı yaşantı olarak ele alır.
Einstein ise zamanın sabit olmadığını söyler.
Şimdi, yeni bir zaman anlayışı içinde yeni ilişkiler gündeme gelecektir. Bu, sosyolojik ve toplumsal bir gerçektir.
Ne bilinç zamandan, ne de zaman bilinçten bağımsızdır. Bilinç var olduğu sürece, sonsuz evrende zamanla etkileşim hâlindedir. Gerçek kaostur.
Biz ne yapıyoruz? Gerçeğin üzerini süslü sözlerle örtüyoruz. Gerçekler göz önünde duramıyor. Zamanla insanlar pembe düşler görmeye alıştırılıyor. Çok canımız yanarsa, yaralarımızı yarıştırmaya başlıyoruz. Gerçekler çürümeye yüz tutuyor.
Mutlak kavramı, bir güç ekseni etrafında kökleşebilir. Bazı düşünürlere ve inanç sistemlerine göre determinist bir evrende yaşıyoruz. Çünkü Tanrı mutlaktır. Tanrı mutlak olmak zorundadır; aksi hâlde kendisiyle çelişir, buyrukları sorgulanır.
Benim yaklaşımım zaman üzerine yoğunlaşmıştır. Çoğu insan, geri dönüşü olmayan Tanrı kavramına ve onun emirlerine odaklanan köle ahlakını seçmiştir. Oysa zaman böyle değildir. Size harcadığınız enerjiyi geri döndürür.
Zamanın yasaları, fizik yasalarıdır.
Zaman mutlak mıdır? Hayır, zaman görecelidir.
O hâlde fizik yasaları güncellenebilir.
Bilmek isteyen bilecektir.
Kendini kapatan göremeyecektir.
Sevgi, bilmenin birinci koşuludur.
Gitmek isteyen gidecektir; huzursuzluk gitmenin birinci koşuludur.
Gelmek isteyen gelecektir; yola çıkmak gelmenin birinci koşuludur.
Görmek isteyen görecektir; görmek, dönebilmenin birinci koşuludur.
Vermek isteyen verecektir; istemek vermenin birinci koşuludur.
Can Ezgin
Telif Hakkı Saklıdır
Yorumlar
Yorum Gönder