Ana içeriğe atla

EŞİK YAZILARI: DOĞAYI TÜKETEN ZİHİN - EKONOMİK SİSTEM ve EKOLOJİK YIKIM II

Doğayla Aramızdaki Kırık Aynalar

İnsan, doğayla olan kadim bağını ne zaman kaybetti? Belki ormanda yitirdiği ilk patikada, belki de gökyüzünü ilk kez bir reklam panosunun arkasında gördüğünde. Artık doğa, yalnızca bir “fon” gibi duruyor arkamızda; özçekim (selfie) çekerken, projeler planlarken, inşa ederken, yıkarken… Ne kadar sessizse, o kadar kolay unutuluyor. Ama doğa susmuyor artık. Yangınlar, kuraklık, seller ve ölen canlılar: bunlar yeryüzünün çığlıkları. Bu çığlıklar karşısında ise sistemin tepkisi belli: Sadece kulaklarını tıkamak değil, aynı zamanda bu sesleri pazarlamaya çalışmak.

Çünkü içinde yaşadığımız ekonomik düzen, doğayı bir varlık değil, bir değer biçilen nesne olarak görüyor. Okyanuslara, dağlara, göç eden kuşlara dahi bir fiyat biçilmeye çalışılıyor. Hangi karbon vergi tablosunda bir ağacın gölgesi var? Hangi borsa endeksinde bir kuşun ötüşü kayda değer?

Ekonominin Sayılarla Ölçtüğü Bir Dünya

Ekonomik zihin, doğayı sayılarla kuşatır. Her şey “verimlilik” adı altında ölçülür, biçilir, paketlenir. Ağaç, kaç ton karbondioksit emer? Ne kadar metreküp oksijen üretir? Orman, kaç metrekare kesilip satılabilir?

Ancak doğanın kıymeti, yalnızca işlevine indirgenemez. Doğa, yalnızca yaşatan değil, yaşamın kendisidir. Onun değeri, yalnızca neye dönüştürülebileceğinde değil, kendi halinde varoluşundadır.

Modern sistemin “ölçme” tutkusu, aslında bir kontrol etme çabasıdır. Ve ne zaman ki bir şeyi kontrol etmeye çalışırız, onu anlamaktan uzaklaşırız. Doğayı ölçtükçe, onu anlayamaz hale geldik. Anlayamadığımız bir şeyi de kolayca tüketiriz.

Gezegen Çapında Bir Kriz: Ekososyal Döngü

Bugün karşı karşıya olduğumuz kriz yalnızca çevresel değil, aynı zamanda sosyoekonomiktir. Doğanın yok oluşuyla birlikte insan da derin bir yabancılaşma yaşıyor. Toprak kururken ruh da kuruyor. Sular çekildikçe, insanların içinden geçen nehirler de kuruyor.

Tarım artık tohumla değil, patentle başlıyor. Tohumdan doğan değil, laboratuvardan çıkan ürünler sofralarda. Hayvancılık, canlılara değil, üretim hatlarına bakıyor. Ormanlar yok olurken orada yaşayan halklar da sessizce kayboluyor. Kapitalist sistem, yalnızca doğayı değil, o doğada yaşayan tüm toplulukları da yok sayıyor.

Sistemin her krizi, aslında bir fırsata çevriliyor; çevre felaketleri bile yeni pazarlar yaratıyor. Bir bölge yanıyor, başka bir yerde sigorta sektörü büyüyor. Seller geliyor, inşaat şirketleri devreye giriyor. Ekolojik felaketler bile ekonomik büyüme kalemlerine dönüştürülüyor. İşte bu, insanlığın kendine karşı giriştiği en büyük ironi.

Yabancılaşma: Doğayı Değil, Kendimizi Tüketiyoruz

Şehirleşmenin ritmiyle birlikte insanın doğayla bağı da mekanikleşti. Artık çoğumuz yıldızları bile hatırlamıyoruz. Yağmurun kokusunu bilmeden büyüyen çocuklar, doğanın yalnızca ekranlardaki bir filtre olduğunu zannediyor. Doğadan kopan insan, kendinden de kopuyor. Çünkü doğaya karşı işlenen her suç, insanın kendi varlığına karşı işlenmiş bir suçtur.

Bu yabancılaşma sessizdir, derinlemesine işler. Doğayı sevmeden özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Çünkü doğa, insanın içinde yankı bulan bir aynadır. O aynaya bakmadan, kendimizi göremeyiz.

Yeni Bir Etik: Ekonomi Dışında Düşünmek

Çözüm ne yeni bir finansal modelde, ne de daha sofistike bir vergilendirme sisteminde yatıyor. Asıl çözüm, doğaya bakışımızı kökten değiştirmekte saklı. Doğayı bir “kaynak” olarak değil, bir “ortak yaşam alanı” olarak görmek zorundayız. Bu, yalnızca çevreci bir yaklaşım değil, etik bir dönüşümdür. Varlığa dair, yaşama dair, birlikte var olma iradesine dair bir değişimdir. 

Doğa, insanın hizmetkârı değil, yaşam eşlikçisidir. İnsan, yeryüzünün sahibi değil, bir konuğudur. Ve iyi bir konuk, arkasında iz bırakmaz.

Can Ezgin 

Telif  Hakkı Saklıdır



 


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...