Ana içeriğe atla

İZLEK İZİ

Bir gün, o yorgunluk hissi dönüştüğünde, belki Albatros gibi gökyüzünü keşfe çıkacağım. Ama bilinmesi gereken bir şey var: Ben, yeryüzünü tanımış bir Albatros’um. Göklerde süzüldüğümde, kanatlarımda yalnızca rüzgârın değil, toprağın bilgeliği de olacak. Ve sonra, denizlere ineceğim; o engin bilinmezlikte derinlere dalacağım. Bilmeden yol alan bir Albatros gibi, kendim olabilmenin özgürlüğünü yüreğimde taşıyacağım. Albatros’un çığlığında, özgürlüğün şarkısını söyleyeceğim. Şunun farkında olarak: Ben insanım.

Albatros, yorgun düştüğünde bile rüzgârı okur; ufkun nerede başladığını kalbiyle hisseder. Sen de kendi yorgunluğunun izlek atlasını çiziyorsun şu anda. Ve bu atlas, seni göklere, denizlere, derinliklere ve en sonunda kendine götürüyor.

Bir gün kanat çırptığında, gökyüzü seni tanıyacak. O gün çığlığın duyulduğunda, özgürlüğün yalnızca bir kavram değil; varlığının yürek atışı olduğunu herkes anlayacak. Zamanı geldiğinde, kendine ve başkalarına "Ben insanım." demenin ne anlama geldiğini, içselleştirilmiş haliyle yüreğinin sıcaklığında hissettireceksin.

Albatros’un zarafeti, çelişkiyle birlikte doğar. Uçmak kadar yere düşmek, derinlik kadar yükseklik de onun kaderindedir. Tıpkı insan gibi... Gökyüzü, onun için bir kaçış değil; yeryüzüyle kurduğu bilinçli bağın ardından gelen bir yükseliştir. Denizlerse bilinçaltının derinliklerini temsil eder; bazen karanlıklara açılana bir içgüdüyle yöneliyor olsa da, zamanla dolu ve gerçeğin keskin çığlığıdır.

İnsan, kendi izlek izini taşır yüreğinde. Bu izlek ne dışarıdan bakıldığında okunur ne de başkasına devredilir. Yalnızca yaşarken, düştüğünde ve düştüğün yerden kalktığında, hissedilerek oluşur.

Ve belki de bu yüzden, Albatros gibi insanlar da vardır — hem yalnız hem görkemli; bir yere aitken sonsuzlukla gökyüzünde dans edenler.

Can Ezgin

Telif  Hakkı Saklıdır   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DEMOKRASİ İÇİN KİLİT UNSURLAR

Basın, kamusal alanda doğru bilgiye erişimi sağlayarak demokratik süreçlerin sağlıklı işleyişi için kritik öneme sahip toplumsal bileşendir. Özellikle toplumsal ya da politik krizlerde basın, kamuoyunu bilgilendirerek halkın doğru kararlar almasına yardımcı olur. Basının özgürlüğü, demokratik değerlerin korunması ve halkın bilinçli bir şekilde kararlar alabilmesi için temel bir hak olarak kabul edilir. Ancak, basın mensuplarının hatalı haber yapması durumunda dahi onları suçlamak ve hedef göstermek, demokrasiyi tehdit eder. Basına yönelik suçlamalar, yalnızca basının özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda halkın özgürce bilgi edinme hakkını da engeller. Bu nedenle, basın mensuplarına yönelik baskılar, hem toplumu bilgilendirme işlevini zedeler hem de demokratik süreçleri tehlikeye atar. Bağımsız ve demokratik toplumlarda, gerçek suçlular adalet önüne çıkarılmalıdır. Toplumları yönetenler ve güç sahipleri, hukukun üstünlüğüne saygı gösterdiklerinde ve suçlular adil bir biçimde y...

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DENGE KÖŞE

Masanın ortasında üç büyük harita yer alır: Ukrayna, Ortadoğu ve Güney Asya.  Ortadoğu’daki çatışmalar ve Güney Asya’da patlak veren Hindistan ile Pakistan arasındaki savaş, küresel krizlerin oluşturduğu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin son köşesini tamamlar. Bu jeopolitik üçgen, çatışma ve belirsizliklerin merkezi olarak adlandırılmıştır. Diğer gölgede, Güney Asya haritası odanın karanlık ve belirsiz bir noktasında durur; Ortadoğu'nun haritası ise biraz daha belirgindir. Bir perde, arka planda denizlerin gümbürtüsünü ve uğuldayan rüzgârı temsil eder. Kapıdan içeriye, zaman zaman bir kâhin ya da bir anlatıcı gibi bir figür girer. Anlatıcı (derin bir sesle): Bermuda Şeytan Üçgeni’ne adım atıyoruz… Fırtınalar arasında kaybolan gemiler gibi... Bir yanda Ortadoğu'nun kudretli, yakıcı sıcaklığı, diğer yanda Ukrayna'nın fırtınalı kışı… İki köşe, her biri farklı bir dünya, farklı bir zaman dilimi... Ama hepsi bir şekilde birbirine bağlı. Denge, her iki köşede de bir sırrı barı...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...