Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ZAMAN ÇALKANTISI

Meraklı bir filozof adayı, Hegel’in zamanında yaşamaktadır. Bir gün Hegel’in kitabını okurken yaşadığı bir zaman deneyimini ona açmaya karar verir. Sonunda, kendisine “kaçık” yakıştırması yapılacağını bilse bile bu girişimini bir sorumluluk olarak görür. İçi rahattır. Hegel’in okuluna gider. Zar zor, Hegel’le birkaç saatliğine bir araya gelmeyi başarır ve bu şansı yaratır. Genç filozof adayı söze şöyle başlar:  “Sayın Hegel, sizinle görüşmek için gelecekten geldim.”  Bu anı her şeyden fazla önemser. Öğütlerinin önündeki taşları görünür kıldığını düşünür. Bu yol, herkesin bildiği ya da bilebileceği bir yol değildir. Yazmış olduğu kitap eşsizdir. Tecrübe ettiği zaman anomalisi ise akıllara durgunluk verecek niteliktedir. İlginç olan, bunun neden olduğu değil; ne zaman ve hangi çağda gerçekleştiğidir.      “Ben 21. yüzyıldan geliyorum. Sizin kitabınız hâlâ düşünceye bir kapı açabiliyor. Tinin rehber kitabı şu an elimde ve kitabı yazan siz, karşımda duruyorsunuz.”...

SAVAŞ ve SINAMA DIŞINDA KALAN DOSTLUK

Sosyal bağları gerçekten verimli kılmak istiyorsak, önce suni rollere karşı mesafe koymayı öğrenmeliyiz. İnsan, tatlı rekabetin içine doğmuş gibi görünse de bu oyundan bütünüyle muaf kalamıyor. Olgunluk dediğimiz şey, belki de tam bu noktada başlıyor: Mesafe kurabilme becerisi. Ne var ki biz bu mesafeyi korusak bile, birileri mutlaka kancasını atmak istiyor. Adına “sınama” dedikleri şeyle. Oysa sınamak, masum bir ölçme biçimi değildir. Çoğu zaman iktidar arzusunun ilk basamağıdır. Rekabet, ezici üstünlük kuran kişiyi görünür kılar; sınama ise bu üstünlüğün ilanıdır. İlginçtir, sınayan insan da mutlaka başka insanlar tarafından sınanır. Böylece zincir tamamlanır. Bu döngüde sağlıklı olan tek şey şudur: İnsanın, yalnızca kendisiyle ilgili hususları kendi sahasında sınaması. Gelişimi besleyen tek sınama biçimi budur. Bazen düşünürüm: İspat yükümlülüğünün olmadığı bir ilişkiler evreninde yaşasaydık ne olurdu? Sevdiğini ve sevildiğini bildiğin, kendini kimseye kabul ettirmek zorunda olmad...

POSTYAPISALCI, LOKAL ZAMAN, AÇILAN ALAN

Derin düşünce, dostlarla amaçsız yürüyüşe çıkmaktır. Bir filozof böyle söylemişti… Dostlarla arayışa çıkabilmek. Üç beş aydan beri zamanın farklı yapılarını tecrübe ediyorum. 0:59. dakika gibi bir zaman anomalisinden sonra hayata bakışım değişti. Lokal zaman ile öznel zaman arasında tutarlı sorgulamalar yaparken bir anda zaman genişlemesine dair metafizik çıkarımlar yaptım. 0:59 dakikalık bir zaman kaybı beni olumlu anlamda etkiledi. Şu günlerde ise zamanın nasıl daralabildiğini tecrübe ediyorum. Ama ben zamanı genişletebilirsem, sanatıma yüzümü ve ruhumu dönebilirim. Bu süreçte sosyolojik olarak ne kadar sığ olduğumuzu da gördüm. Bu sosyal yapıyı aşamazsam sanatımdan kopacağımı düşünüyorum. Feodal ilişkiler modern maskeler takıyor; bu ilişkilerde zaman daralıyor ve satın alınabilir bir emtiaya dönüşüyor. Ben şimdi neye dönüşüyorum ve bunu yeni yeni fark etmeye başlıyorum. Yürüyüş bitmedi… Duygu ve düşüncelerin zamanla çözüldüğünü; insanların feodal yargılarla hareket ederken modern ha...

KÖPRÜ ve PARADOKS KURMACASI

Paradoksal Soru: Sokrates bir köprüden geçerken öğrencisi Platon onun yolunu keser. Yoluna devam etmek isteyen Sokrates’e Platon şunu söyler: —“Hocam, ilk söyleyeceğin cümle doğru olursa yoluna devam edebilirsin, ancak cümlen yanlış olursa seni suya atacağım.” Sokrates’in cevabı şu olur: —“Beni suya atacaksın.” Sokrates aslında Platon’un niyetini direk yüzüne söyler. Her hâlükârda Platon Sokrates’i suya atmaya çalışacaktır. Gerçekte Platon’un sorusu bir kurmacadır. Bu soruya verilecek cevap her şekilde Platon tarafından manipüle edilecektir ve Sokrates’in cevabı doğru olsa dahi boşa çıkacaktır. Ve Platon, Sokrates’i suya atacaktır. Sokrates Platona aklından geçen niyetini söyleyince tam tersi bir şey olur. Platon’un niyeti boşa çıkar. Bu soru hâlâ felsefe tarihinde beyin yakıyor. Felsefe laf ebeliği değildir ki. Platon’un karşısındaki öğretmeniydi. Platon'un Sokrates'in bilgeliğini kabullenemeyiş aşikardır. Bilgi ve bilgelik aslında soylu ve itibar sahibi, aynı zamanda güç...

TEHESUS, FELSEFE GEMİSİ

İki varlık arasında bir doğuş vardır; özellikle varlıklardan biri somut olmak zorunda değildir. Düşüncenin görünen ve görünmeyen çerçevelerinden ilerleyebiliriz: birinci çerçeve somut, diğeri soyuttur. Peki, soyut bir düşünce nasıl olur da somutlaşır? Ben burada sistemin yön verdiği ilişkiler ağından söz etmiyorum; zorunlu “evet”lerden ya da “hayır”lardan değil, salt düşüncenin alev almasından söz ediyorum. Desenler ve örüntüler bir anda değil, sürecin ilerleyişine ve içkin tutarlılığına bağlı olarak bende şekillenir. Yani, düşüncenin yalnızca kavrayışıyla nasıl ilerlediğimizi sorguluyorum. Ben “aslında varlık oldum, ona karıştım” diyemem. Bu durumda varlığın gerçek hâli bendir diyorum. Ama biz, varlığın “ben” olduğunu bilmiyoruz; onu hâlâ kendi dışımızda niteliyoruz. Felsefe bu yüzden zor ve bu yüzden değerli bir duruşu bize hatırlatıyor. Varlık, sevgi ile o ben ile kendine yaklaşır. Biz, içimizdeki benin —egonun— içinden varlığın doğmasına izin vermedik. Önce dönüş gelir; dönüşüm ...

YERLEŞİK GEZGİN FİLOZOFLAR ve SANAT

Zamanın dalgaları sadece günün 24 saatiyle ve kaybolan 10 günle başlayıp bitmiyor. Bazen zaman, insanın düş evreninde başka bir insani boyut olduğunu gösteriyor. Bu düş evreni ne kadar da yüzeysel gibi görünüyor, değil mi? Gerçeküstü bir yönden bakıyorum. Örneğin Salvador Dali’nin bakış açısının kıyısından kendi dünyama döndüğümde, eriyen zamanın saatinde tam 12’den vurmuş olduğumu görüyorum. İşte o an gerçeküstü, hayal olmaktan öteye geçiyor demekten kendimi alamıyorum. Her gün düşlerimin esinleriyle duygu yüklü resimler çiziyorum. Anlık zaman karelerine… Bu kareler anlık gibi görünse de hepsi yüzeyde duran farkındalıkların eğilip bükülmesinden ibaret değil. Gerçek, bu küçük karelerin içine sığdığında; bir anlık tutku ya da bir anlık hüzün içerisinde donarak hapsoluyor. İşte bu sıkışmış gerçeklikten, tuvalsiz düş resimlerimin anlık kareleriyle sıyrılıyor; gerçeküstücülüğün boyutlarında dolaşan bir gezgin oluyorum. Ve bir gün bu gezgin bir rüzgâr fark etti. Bu ne biliyor musun? Zam...

GERÇEĞİN TAŞIYICI KOLONLARI: DOĞRULUK

Doğruluk ne kadar önemli bir erdem… Bazen doğruluk bir yük gibidir; çünkü her zaman kolay taşınmaz. Gerçek bize bir durumun kendisini, yani olanı verir. Oysa doğruluk, gerçeği görmekle kalmaz; ona göre bir tutum almayı da gerektirir. Gerçek, bir şeyin yapısını ve koşullarını ortaya koyar; doğruluk ise o gerçeği ayakta tutan taşıyıcı kolondur. Gerçek, doğruluk olmadan yönünü kaybeder; tıpkı iç pusulasını yitirmiş bir insan gibi. Diyelim ki bir bilim insanı, dünyanın başına gelebilecek bir şeyi keşfetti. Bu, var olan bir sorunun daha büyük bir soruna dönüşmesiyle ilgilidir. O bilim insanı, bu bulgusunu ve çözüm yollarını kamuoyuyla paylaşmama kararı sebebiyle doğruluktan ödün verdi ve bilgiyi makale şeklinde yayımlamadı. Paylaşmış olsaydı, dünyanın başındaki sorunlar kronikleşmeyecekti. Dolayısıyla gerçeği, bu bilim insanı bir çuvala sığdırdı. Bir gün, sorunlar büyüdükçe, sakladığı bu gerçeğin o çuvala artık sığmayacağını görecek. Yani kötüleşecek olan dünya, doğrudan sakınan bilim ins...

YEPYENİ DÜNYA

Çember tamamlanmıştı. Kıvılcımlar, kuru yaprakları andıran ayak izlerini yutarken, duman göğe değil, toprağın kalbine doğru sızıyordu. Kalabalıklar bağırmıyordu artık. Onlar çoktan kendi gölgelerine esir olmuştu. Her biri, alevlerin hipnotik dansında benliklerini unutmuş gibiydi. Ve tam merkezde, bir adam oturuyordu. Ne bağırıyor, ne kaçıyordu. Gözleri kapalıydı ama görüyordu. Ellerini dizlerine bırakmış, sırtını eğmemişti. Etrafı cehennem gibi ama içi bir bahar sabahı kadar sakindi. Onun için bu yangın, bir tehdit değil, bir karşılaşmaydı. Kendiyle, insanla ve zamanla. Gölgeler üzerini örtmeye çalışıyordu. Kalabalıkların bastırdığı korkular, gövdelerinden ayrılıp duman gibi yükseliyor, onun etrafında dönüyor, içeri sızmak istiyordu. Ama adamın etrafında bir hale vardı. Görünmez ama güçlü. Gözle görülmeyen bir bilgelik, bir duruş gibi. Tam o anda, bir ses geldi. Rüzgardan mıydı, yerin içinden mi, yoksa kendi zihninden mi doğdu, bilemedi. Ama sesti bu. Ve ses ona "Ben buraday...

BİR KÖK ve AĞAÇ

Önce sanat ve kendimi geliştirmek ana hedefim oldu. O nedenle, iyi eğitimli görüşleri bir arada tutabilmek için esnek ve yaratıcı olmaya çalışıyorum. Önce belirsizlikleri lehime çevirmeliyim. O nedenle aklımda, trendlerin dışında kalmayan ama sanata koşan adımlarımı atmaya çalışıyorum. Ve kendi hikâyemi toplumun önünde değil, toplumun içinde ve onlarla beraber; onların düşlerini görmeye çalışıyorum. Bu düşlerimi, yeri geldikçe zaman zaman paylaşıyorum. Çünkü şu anda birçoğumuz farkında olmasa da, teknolojik anlamda süregelen ekosistemin bir parçası olduk. Hatta enerji ekosisteminin en tepesinde teknolojik gelişimler yer almaya devam edecek. Farkında mısınız, geleceğin mesleklerini bu süreçlere bağlı olarak günbegün şekillendiriyorlar? Düşün ki yarın “belkilerle” yaşayan bir toplumdasın. Bir de “Ne olacak dünyada?” diye uyanıyorum. Kendimi biliyorum. Yaşadığım topluma bakıyorum. Dolayısıyla, umudun olmadığı bir atmosferde gerçek umudunu yaratana ne denir? Beklerim ve beklerken izleri...

GUERNİCA TUVALE ÇARPAN NEFESLER

1881’de,bir Ekim sabahı, Málaga’nın birkaç kişinin karıncalar gibi sıralanarak geçebileceği dar sokaklarında yaprakların dahi kımıldamadığı bir sessizlik vardı. O sokaklara doğru açılan bir evin içinde, dünyaya yeni pencereler açabilecek bir hayat gelmişti. Bu doğumun umut ışığı silikleşiyor, yerine ölümün gölgesi çöküyordu. Güçsüz düşmüş görünen bebek öylesine hareketsiz ve sessizdi ki, odada bulunan herkes onun bu dünyaya aramıza katılamadan, o minicik ayaklarıyla adım atamadan gideceğine inanmıştı. Tam o sırada, bir doktor olan amcası cebinden çıkardığı purosunu yaktı. Küllerinden doğan bir kıvılcım gibi, aldığı dumanı bebeğin yüzüne üfledi. Aniden küçük göğüs kabardı, sessiz dudaklardan yükselen çığlık, odadaki ölüm sessizliğini paramparça etti. O çığlık, yalnızca bir bebek ağlaması değildi. Tarih, o an farkında olmadan geleceğin en büyük haykırışlarından birini işitti. Pablo büyüdü. Ellerinde tuttuğu kalem, fırça ve renkler sıradan birer araç olmaktan çıkıp, dünyanın gizli yüzünü...

GEÇİCİ MUTLAK GÜÇÜN GÖLEGESİ ve ŞEFFAF TOPLUM

Öncelikle mevcut sistemin krizlerden beslenmeyi bir kenara bırakması gerekiyor. Büyük güçler bu işten memnun. Hatta bu düzenin farklı dinamikleri olduğunu söylediklerini duyuyorum. Yani kendilerince geçerli sebepleri var. Sosyoekonomik sistemin tepesinde olup da gerçekten adil davranmış kim olabilir? Lider dediğimiz insan da bu toplumsal ekosistemin bir parçasıdır. Dolayısıyla vicdan aslında gerçek liderde görünür olur. Onun yaptıklarında, yazdıklarında ama hepsi o toplumun ve dünya insanlarının ortak sesidir. O nedenle bu gerçeği sadece liderler ve öncüler fark etmemeli, başımızda söz sahibi olan herkes fark etmelidir. Öyle ki bu vizyon nedense bir kişide ya da birkaç kişide görünür olur. Özellikle toplum hazır olduğunda. Biz cehenneme inandık. Cennet derken dahi bir ihanet içindeydik. Karnımız doydu, varlıklı azınlıklar açgözlüydü. Yüz binlerce, milyonlarca insan servetini düşündü. Kasada duran paralarına daha çok para koyabilmek uğruna sağlamda kaldılar. Sonra başkaları onların p...

YAŞAMIN PARMAK İZİ ve AMACI

Yaşamın parmak izini okumak gibi… Ve tabii ki insanın aklına şu geliyor: Yaşamın amacı var mı, varsa genel yaklaşım nedir? Yaşamın amacı yoksa –ki bence bu bakış açısı saçmalık– çünkü mikrobiyoloji yaşamın amacı yok diyorsa burada bütün yaşamsal destek ünitelerinden söz ediyorlar. Mikroskobik canlıların gezegenimizin tamamında olduğunu bildikleri için ve bu canlıların bilinç sahibi olmadıklarını bildikleri için, bilinçsiz canlıların bir amaç doğrultusunda hareket etmediklerini, sadece çevresel olgulara uyumlanmak için tepki verdiklerini öne sürüyorlar. Bu bilgiler ışığında en tutarlı bakış açısına sahip olmak bilim insanlarının işi ise, bilim insanlarına bu bilinçli yaklaşımı ve amacı kim verdi? Her şey tepki mi? Düşünsel ve eylemsel söylevlerimiz enerji kanalları ve yönlendirme araçları gibi faaliyet gösteriyor. Bu ilişkiler ağından somut bir olgu üretildiği an, enerjiyi üretmiş oluyoruz. Burada benim dikkatimi çeken şey, insan dönüştürmeyi tamamlayınca enerjiyi de üretmiş oluyor. ...

LUCA ORTAK ATANIN İZİNDE

Luca’yla birlikte nasıl bir süreç başlamış olmalı ki yaşamın dallanan kollarından, bizler şimdi uzaya yelken açan kaşifler olduk? Toplumsal açıdan bakınca, artık tek hücreli ama karmaşık bir canlı konseptine evriliyoruz. Luca’yı bir daha çağıramıyoruz. Herkesin içindeki Luca’nın mirası olan yaşam tutkusu öldürüldüyse, bu çok üzücü olurdu. Belki de o miras derin bir uykunun dehlizinde, uyandırılmak için bekliyor. Luca uyanırsa, bu başka bir yöne geçmek anlamına gelir. Luca’nın varlığı bir sıçrama gibiydi. Bu konuyu önceden düşündüğümde bir bakıma kavramsal bir sıçramaydı. Luca, ortak atamız olarak basit olan ilk canlıydı ve yaşamın devamını sağlayan sürece dahil oldu Yaşam kendini var ediyor. Sonra kopyalayarak canlılığın devamlılığını her şart altında sürdürmeye çalışıyor. Yaşamsal döngüler bir yerde durağanlaşıyor. Bu durağanlaşan kısımları aşabilmek için, bilinç oluşuyor. Bilinç tek başına bir şey ifade etmiyor. Yaşam, ayrı köklerden veya dallardan gelen uzantılar arasında bağl...

DÜŞÜNEN VİCDAN ve EKOSİSTEM

Geçmişimizi anladığımız zaman ne olur? Öncelikle, geleceğimiz hakkında öngörü sahibi olabilme olanağını keşfetmiş oluruz. Bu ne anlama gelir? Geçmişin ayak izleriyle, geleceğin senaryolarına yakın bağıntılar ve örüntüleri görebiliriz. Geleceğimizi inşa ediyoruz diyenler; burada haklılar. Kendimizi bir şeyi inşa etmek konusunda tam anlamıyla frenleyemiyoruz. Sorunda iki yol görüyorum. İki yoldan biri hayatta kalabilmek için korunaklı bir alan sağlarken, diğeri gelecek kurma adımlarını içeriyor. İkincisi, korunaklı alanda devreye girebilir: hayal, umut ve yaratıcılık. Çünkü bu alanda zaman farklı işliyor diyebilirim. Adalet, güven ve düzen, evrensel normlarla görünür olmalı. Bu nedenle sanatçılara ve bireysel ile toplumsal anlamda vicdanı duyarlı kılacak kavrayışlara ihtiyaç duyuyoruz. Hayatın adil olmadığını söylüyorlar. Peki, hayatın vicdanı var mı? Hayatın bir şekilde vicdanı olması, hayatın devam ediyor olmasıdır. Düşünelim, ama bencilce değil. Kendini bencilliğin kafesine kapatmı...

ÖRÜNTÜLER ve KÖKLERİN SESSİZLİĞİ

Bir ağaç düşünelim; kökleri sağlam görünse de çıkan fırtınaya dayanamıyor ve sonunda yıkılıyor. Yıkılan ağacın kökleri toprağın altından dışarıya çıkar. Kalın ve kılcal kökleri, görünmeyen yanlarıyla yaşamın mistik yönünü temsil ediyor. Genel durum böyle. Ağacın devrildiği noktadan tesadüfen bir çocuk geçerken, dönüp kılcal köklere baktığında bir örüntü fark ediyor. Kılcal kökleri bir şeye benzetiyor ve yetişkinlere anlatıyor, fakat sözlerine kimse itibar etmiyor. Çocuk eve gidiyor ve gördüğü örüntüyü düz bir tahtanın üzerine çiziyor.  Ertesi gün devrilmiş ağacın yanından yaşlı bir çiftçi geçiyor. Ağacın başında olan adamlara, “Bu ağacın köklerinde şu hastalık var; bu ağaç ondan dolayı devrilmiş,” diyor. Adamlar bu tanıdıkları yaşlı amcanın sözlerine kulak verince, yaşlı amca, “Bu hastalık diğer ağaçlarda da başlamış olabilir,” diyor. Onlara bu hastalık için tedavi öneriyor. Ama dayanamayıp soruyorlar: “Sen bunu nasıl anladın ki?” Yaşlı amca cevap veriyor: ‘Benim torunum var. D...

TİN ve TOZLAŞMA

Kendimizin ötesine çıkmakla başlıyoruz… Çünkü her şeyi bilmek mümkün değil. Bilgiyi aramak, bilgeliği talep etmek, kendi sınırlarımızı aşmakla mümkündür. Bir kişinin bilgeliği elbette değerli olabilir; ama esas olan, toplumun ve insanlığın bilgeliğidir. Gerçek farkındalığa ulaşmak istiyorsak, kendi küçük dünyamızın dışına çıkarak, başkalarının da kendi evrenlerine sahip olduğunu anlamalıyız. Ne yazık ki, yozlaşmış bir dünya bu anlayışlarımızı daraltıyor. Şehirler artık adeta birer suç makinesi gibi çalışıyor. İnsanlar, menfaatleri uğruna fikirleri birbirine çarpıştırıyor ve çıkarlarını ustaca gizliyor. Erdemin ışığı, bugün sadece kitap sayfalarında parlıyor. İnsanların zihnini açacak, ruhunu besleyecek, kendine ait özel ve güzel anlara sahip olması gerekiyor. Hevesimizle, zevkimizle, karmaşık tutkularımızla hareket ediyor; davranışlarımızın sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Bu zor bir süreç. Çünkü bizim gibi toplumlarda herkes, birbirinin polisi. İyi ve farklı bir şey yapmak neredeyse imkân...

CESUR ADAMLAR ve ŞARKILAR

Ödzi, artık günümüzde bilinç ve hayal gücümüz sayesinde yeniden doğdu. Ödzi, bizim geleceğimiz mi? Onunla karşılaştığımda, kısık ve anlamadığım bir dilde Alpleri özlediğini işaretlerle anlatmaya çalışıyordu. Şehir hayatı ona göre değilmiş; çünkü Alpler’de yaşarken her gün, onun için dünün devamı değilmiş; günler bir hediye gibi geliyormuş. Aslında güneşi ve yağmuru kutsamıyormuş; tam tersi, doğa Ödzi’yi kutluyormuş. İnsanların bakarken hissettikleri, ama adlandıramadıkları gerçek duygu işte buymuş. Mesajı şuydu: “O, güneşi, rüzgarı ve yağmuru kutsamıyor. Güneş, rüzgar ve yağmur insanı kutluyor.” Bu mesajı duyan ben olmalıydım. Kurtuluşunuzu arıyorsunuz. Sizi kutlayan doğanın sesine kulak verin, onun çığlıklarına işitin. Sonra kendinizi yaratın. Ödzi aslında sizlersiniz. Benimle hikâyesi aracılığıyla bilinçaltı bir bağlılık kurabilmek için adım atıyordu. Ödzi’ye duyduğumuz sempati ve insanlığın kadim gölgesi, karanlıkta yanabilen bir ışıktı. Hikâyesi, bilincimde aynayı kendime çevirm...

O DÜŞ GÖRÜYOR

O düş görüyordu; düşünlerinde gördüğü bir evrendi. O evren kendisiydi. Işık içindeydi. Evren, kendisinde olanı ilk anda tanıyordu. Evrenin kendisi de ışıktı. Uzamın dipsiz karanlığı bile ışıktı. İnsan, içindeki o karanlığa bakınca, karanlığın ışığında dans etmeye başlıyordu. Can Ezgin  Telif  Hakkı Saklıdır   

PASİF ENERJİ: PARADOKS MU, DENGE UNSURU MU?

Aslında evren, bir enerji paradoksunu işaret ediyor. Bize ulaşan enerji kadarını bilimsel veriler, analizler, matematiksel kuramlar ve deneylerle bilgi hâline getiriyoruz. Tersinden bakarsak, biz bildiğimiz kadar evrenin enerjisine maruz kalıyor ve onu kullanabiliyoruz. Bu süreç doğal şekilde bize ulaşsa da, bu enerjiyi üretiyor, depoluyor ve kontrol ediyoruz. Görünüşe göre burada bir paradoks yok. Peki, paradoks nerede? Bir fikrimiz var mı? Paradoks, enerji açılımı ve saçılımında ortaya çıkıyor. Buna ne diyelim? Evren, bir enerji saçılımı sürecinde var olmaya başlamış olabilir. Ancak enerji içinde, saçılım yapan enerjiden daha pasif bir enerji arasında bir taşıma söz konusu olabilir. Yani, evren oluşmadan önce, pasif enerji taşıyıcısı var olmuş olabilir mi? Çünkü enerji saçılması teoriyi destekliyor gibi görünüyor. Saçılmadan önce bu pasif enerji bir şekilde toplanıyor ve ardından güçlü bir enerji açığa çıkıyor. Güzel olan ise şu: Açığa çıkan enerji saçılımını, bu pasi...